Monthly Archives: Şubat 2012

Öğrendim!

Öğrendim,

Düştüğünde seni kaldıran değil,
Senle birlikte düşenmiş dost.

Yolu senle yürüyen değil,
Yolu sana çıkanmış yoldaş, arkadaş.

Seviyorum deyip, bir gün unutan değil,
Her gününe bir tebessüm katanmış seni seven.

Sen dostum,

Sildirme kimseye gözyaşlarını,
İçindeki denizin teridir o.

Açıl hayallerinin en ötesine,
Lakin hiçbir limanda gönlü kırık bırakma arkanda.

Bin kere aldansan da bir kere aldatma,
Bin kere terk edilsen de bir kere terk etme.

Herkes yaşar, herkes ölür,
Mezar taşındaki iki tarih arasına sıkıştırma hayatını,
Doğumun belli olsun ama,
Ölümün uzasın sonsuzluğa,
Sen iyilikle, güzellikle, sevgiyle anıldıkça…

Adem Özbay

Bırak Gitsin…

 

Bırak gitsin,
Gidiyorsa leyla değildir zaten,
Adın söylendiğinde,
Sızlamıyordur ciğerleri derinden,
Gözyaşlarından çölün kumları dökülmüyordur,
Rüzgâr kokunu taşımıyordur,
Geceleri sana sarılıp uyumuyordur!

Bırak gitsin,
Gidiyorsa mecnun değildir zaten,
Kimsin dediklerinde adın söylenmiyordur dudaklarından,
Seni bahar bilip gözlerinin sularından içmiyordur,
Kayboluyorsa da ayak izlerinin olduğu çöllerde,
Kalbini kervancıbaşı bilip ardından gitmiyordur!

Özlemekten çatlasa da kalbin dört bir yanından,
Beklemekten taş kesilsen de geçeceği yollardan,
Vurulsan da, kırılsan da, darılsan da düşme yere,
Herkes terk edip mevziyi dünyaya hücum etsede,
İyilik, güzellik, merhamet ve sevmek ayıp bilinse de,
Bırak gitme!

Adem Özbay

Kalbinin Adamı Ol!

 

Sevme diyorlar sana,

Canın yanarmış,

Yansın!

.

Hayal kurma diyorlar sana,

Gerçeklerden koparmışsın,

Kop!

.

Gitme diyorlar sana,

Adın sanın unutulurmuş,

Unutulsun!

.

Yalnız olma diyorlar sana,

Sürüden ayrılanı kurt kaparmış,

Kapsın!

.

Bilme diyorlar sana,

Öğrendikçe zorlaşırmış hayat,

Zorlaşsın!

.

Ağlama diyorlar sana,

Adamdan sayılmazmışsın,

Sayılma!

.

Sev, canın yansın, yandıkça aşkı bileceksin,

Bil, zorla hayatı, terini akıt yaşamanın,

Hayal et, gerçeklerden korkma, cesur ol,

Yalnız ol, sürüyü terket, özgürlüğün yolcusu ol,

Ağla, adamdan sayılma, kalbinin adamı ol!

*

*

*

Adem Özbay

23 Şubat New York

BÜYÜK SORGU BAŞLAMADAN SOR

e. ali okura ithaf olunur.

 

yedi sekiz yıl önce,

amerikaya gelen biriyle tanıştım,
ilk ondan duydum,
önemli olanın yanıttan önce sorular olduğunu,
oysa biz o kadar çok cevaplara  çakılıp kalmışız ki,
ne soru sorabiliyor,
ne  de sorular üzerinde  kafa yorabiliyoruz,
aynen bende senin gibi,

soruları  olmayan  bir insanın,
kesinlikle,
kör,
topal,
bir hayat içre olduğuna inanıyorum.

ama naparsın ki dostum,

bize soru sormayı değil,
itaati,
salt itaatı,

yani sorgusuz -sualsiz kul olmayı,
öğrettiler,
onlar , evet onlar bizim anamızı  bellerken,

biz de bu  kahrolası durumu yani soru sormamayı  belledik.

ah be dostum, işte gör bak,

aşklarımızın bile hikayeleri hep ayrılık,  hüzün üzredir.
hatırla ki,

leyla ölür,
mecnun ölür,
kerem ölür,
aslı ölür,
ferhat ölür,
şiirin ölür,
ölür de ölür,

ulan anasını sattığımın  bu görklü dünyasında,

bu aşk denen ihtişamı,

bu aşk denen yüce duyguyu,

böyle öle öle,

her kim, nasıl  yaşayacak ki?

ah be hocam,

haklısın galiba demiyorum,
taa sapına kadar haklısın diyorum.

Ve aynen senin de dediğin gibi,

devasa bir zihin yenilenmesi gerek.
ve  en son  derim ki,

bu mutlaka olacak,
sen yazdıkça,
biz okuttukça bunlar mutlaka  olacak,

devam diyorum, devam,
çatlasak da, yerlere kapaklanıp düşsekte,

inadına  koşmaya devam diyorum.

tıpkı, bir namluda yan yana kurşunlar gibi,

bir bahçede  omuzomuza, birbirlerini hiç kıskanmayan çiçekler gibi,
ya da bir dalda iki kiraz gibi,

yazdıklarını, söylediklerini, konuştuklarını,
bir büyük  dikkatle,
ve de rikkatle,
izliyor, takip ediyorum,
iyiki , bu dünyada, böyle yazıp paylaştığım  bir insan var diyorum,
onunla aynı bahçede, aynı namluda, aynı ağaçta,

aynı havayı soluduğum  bir çiçek, bir kurşun, bir ağaç olmak,
benim için  bir şeref, bir  yüceliktir.

 

yine yaz,

bu gök kubbe altında hep yaz.

Sana selam, sana aşk ve muhabbet..

 

Adem Özbay 2012

Bir Gün Yolunu Kaybettiğinde!

Bir gün yolunu kaybettiğinde,

Nerdeyim dediğinde susuyorsa herkes,

Pencerendeki menekşeler solduysa,

Hiçbir rüzgar gemini sahile götürmüyorsa,

Ayaklarında derman kalmadıysa,

Yüreğinde tutunamıyorsa hiçbir umut,

Pusulaların hiç birisinden medet bulamamışsan,

Caddelerin orta yerinde apansız tek başına kaldıysan,

Baharın ortasında ısıtmıyorsa güneş seni,

Yağmurlar vuruyorsa yüzüne yalnızlığını,

Demli çaylar eşlik etmiyorsa sohbetine,

Martılar kapmıyorsa attığın simitleri,

Çiçekler arkasını dönüyorsa elini uzattığında,

Sürüsünü kaybetmiş göçmen bir kuş gibi mahzun kaldığında,

Boynunu büktüğünde yetim bir kız çocuğu gibi,

Gözlerin kızardığında , ağlamamak için kendini tuttuğunda,

Kalbine dön,

Kalbin evindir senin,

Aşka dön,

Aşkın kalbindir senin.

 

Adem Özbay

18 Şubat New York

 

 

Neden Sevmeyi Beceremiyoruz?

Hepimizin sevgi konusunda sorunu var. Ailemizi sevmede, dostumuzu sevmede, sevdiğimizi sevmede, eşimizi sevmede sorun yaşıyoruz. Dünyanın varoluşunda beri sevgi konusundaki sorunlar çığ gibi büyüyüp her daim insanoğlunun karşısına dikiliyor.

Peki neden sevmeyi beceremiyoruz. Bize hiçbir külfeti olmadığı halde neden tam layığıyla sevemiyor, sevdiklerimizle birlikte olamıyor ve ömrümüz boyunca sevgimizi koruyamıyoruz.

Gelin önce Mevlana’dan kısa bir öykü okuyalım birlikte:

“Bahçıvan, bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına koruyordu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.
Bir sabah ne görsün! Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı.
Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığındı, gülün daha kötü hırpalandığını gördü.
Bu sefer bülbüle kast etmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:
-A insafsız adam! Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğenmediğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim? Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?
Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:
-Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün? Bunun için mi beni kafese kapattın? Bu seninki adalet midir?
Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:
-Ey iyi kalpli aşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.
Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:
-Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?
-“Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi.” diye başladı söze bülbül. “Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.”

Herkes bu öyküden farklı bir anlam çıkarabilir. Benim payıma düşen şu oldu. Sevmek insana yaratıcının bir hediyesidir. Dünyada gönderilme gayemiz ‘iyilik üzere yaşamak’ ise, sevmekte bu yaşama biçiminin insanoğluna hediyesidir. Sevmek konusunda sorun yaşıyorsa öncelikli olarak özümüzdeki iyi ve kalbi yaşama duygularımızı kontrol etmemiz gerekmektedir.

Kişisel hırslarımız, ihtiraslarımız, dünya malına karşı olan doymak bilmek iştahımız sevgiyle aramızda Çin seddi gibi durmaktadır. Hepimiz bir düşünelim, ev araba almak ya da tatile gitmek ya da kişisel ihtiyaçlarımızı temin etmek için gösterdiğimiz çabanın ne kadarını iyilik yapmak için kullanıyoruz.

Eğer vermezsek alamayız, kalbinden vermeyen kalbine bir şey alamaz.

Sevdiğim bir düşünürün bir sözü var, ‘Gönlünüzü verirseniz daha güzel bir gönül kazanırsınız.’ Sevmenin şifresi bence bu. Önce gönüller kazanacağız, gönüller fethedeceğiz. Ağlayan çocukların gözyaşlarını silmeden, üşüyenleri ısıtmadan, açları doyurmadan nasıl kendi açlığımızı doyurabiliriz, nasıl kendi yüreğimizi ısıtabiliriz nasıl kendi gözyaşlarımızı silebiliriz.

Sevmenin bir döngü olduğuna inanıyorum. Her mutluluk, her gülümseme her teşekkür bir ‘sevgi’ olarak bize geri döner. Sevmek bir koyup bin kazanılan piyango gibidir. Bir kere mutluluk verdiniz mi binlerce kere mutluluk alırsınız sevdiklerinizden. Bir kere yardım ettiniz mi binlerce kere yardım görürsünüz sevdiklerinizden.

Sevmeyi becerebilmemizin yolu kalbimizle yaşamayı öğrenmekten geçiyor.

Kalbin naifliği, kalbin misafirperverliği, kalbin hamiyetperverliği bize nasıl sevmemiz gerektiği konusunda her zaman rehber olmaya hazır. Yeter ki biz ona yeteri kadar şans verelim.

Gönülden yaşarsak başka gönüllerde saklı hazineleri biliriz, keşfederiz, onlarla sevgi dolu yaşarız. Yoksa önümüzdeki ‘yaşam meşgalelerinden oluşmuş kafesler’in birinden birine kısılmakla bir ömür tüketiriz sevgili dostlar.

Seçim bizim.

Ben kalbin yolunu seçelim derim.

 

 

Adem Özbay

Adem Özbay kitapları yeni baskı!

SEVİŞMEK EVRENE GEBE KALMAKTIR!

Tuanna Çinçin’in, Ekmel Ali OKUR’la “ Aşk, sevgi ve sevişme” üzerine, adeta çisil çisil yağan bir yağmur gibi şiirsel bir söyleşi…

Mutlaka okunmalı!

www.gencgelisim.com

 

İnsan olma sorumluluğumuz!

Çiçeğin çiçek olma insanın insan olma sorumluluğu vardır.

Yaşamak sorumluluğumuz var.

Pes etmeden, pes ettirmeden. Tüm gel gitlerini bilerek ve hiç bıkmadan en büyük denizlerini aşma isteğimize sarılarak yaşamak sorumluluğumuz var.

Sevmek sorumluluğumuz var.

Ailemizi, eşimizi, sevgilimizi, çocuğumuzu, evreni, gökyüzünü, ağaçları, çiçekleri, kuşları… Bu kocaman gezegenimizin her bir zerresini sevmek sorumluluğumuz var.

Gülmek sorumluluğumuz var.

Gülümsetmek sorumluluğumuz var.

Hayal kurmak sorumluluğumuz var.

Hayallerime sahip çıkma sorumluluğumuz var.

Yaşamanın bir sorumluluklar bütünü olduğunu anladığımızda insan olma sorumluluğuna ulaşmışız demektir.

İnsan olmak bir sorumluluktur.

Çiçek gibi yaşama sorumluluğu.

 

7. Şubat 2012

New York

 

Aşk Kendini Keşfetmektir!

Beyinsel özgürlük ya da iç özgürlüğü büyük ruhlar için geçerlidir. Aşk, bir bilincin bir başka bilinçte kendini arayıp bulmasıdır. Bir başka söyleyişle; bir insanın, karşı cinsten birinde görmek istediği özellikleri, güzellikleri, duyuşları, ona yansıtıp yeniden ondan yankılananı algılamasıdır. Yani bu olguyu, bu farkı fark ediştir. Onda kendi içine doğru derin bir kazı yapıp kendi biricikliğinin, kendi iç dünyasındaki dünyanın olumlu ya da olumsuz, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin yanlarının ayırdına varıştır.

Bu anlamda olmalı ki:

Emile Zola: “Aşk bir mucize”, Eflatun: “Bir muamma”, Stendhal: “Nöbet”, Balzac: “Hislerin şiiridir” demişler. Görüldüğü gibi hepsinin de ortak yargısında, sıra dışılık, olağanüstülük var. Aşk, evrenlerin görkemli bir güzellik ve düzen içinde yaratıldığı zamandan bu yana hep var oldu. Yani insanlığın başlangıcından bu yana, en renkli, en albenili, en görkemli bir duygu çağlayanı olarak yaşana geldi ve hep de böyle coşkulu bir ırmak gibi ummanlara doğru akıp gidecektir. Bu duygu ırmağı çözüldükçe ve de yüreklerimizde aktıkça bizlere erişilmez keyif verecek ve de bir gizler yumağı olmayı sürdürecektir.

Aşk, toplumsal düzeyde bir başkaldırıdır. Bu anlamda büyük aşklar ancak devrimci kişilerin yüreklerinde boy verir. Çevrelerine ayarlı yaşayanların, geleneklerin küf kokulu kalıplarında soluyanların böyle görklü bir duyguyu yaşamaları olası değildir. Aşk, kınayanların kınamasına aldırmaz. Yani aşk, kendinden başka erk tanımaz. Şöyle de diyebiliriz: Aşk bir çılgınlıktır. Çılgınlıksa gerçek insan olmanın, beyni özgür insan olmanın bir ön koşuludur. Aşk, bize geldiği zaman, o sonsuzluk duygusunun çekim alanına gireriz. Onun için, “Aşk, sonsuzluğa yazılmış bir mektuptur!” denilmiş. Bu anlamda aşk insan soyunun yaşayabileceği en güzel, en hoş bir duygudur. Yetkin bilinçte olmayanlar, özgür olamazlar. Bunlar, hep güdümlü olurlar, güdülürler. Hoyrat kişilikler bu düşük bilinç şartlarında oluşur. Aşk bunların coğrafyasında yaşanmayan ya da hiç uğramayan bir bahardır.

Her yüce insani değer gibi aşk da özgür kişiliklerde ışıldar. Yani özgürlükle tutsaklığın çarpıştığı alandır. Aşk’ta, bir taraf nesne olamaz. Olursa buna aşk denmez. Aşkta her iki taraf da öznedir. Bu gerçeği ayrımsamaktır aşk. Şöyle de diyebiliriz, “Karşı cinsten iki kişinin yani ruh-beden bütününün diyalektik bir ilişkide birbirini keşfetmesi, birbirinin gizlerini ortaya çıkarmasıdır.”

İnsan, başkasına ulaşmanın, başkasının yüreğine demir atıp durmanın yollarını arar. Sürekli insanı insan yapan duyguları sorgular, onları anlamaya çalışır. Ölçülü olmayı, denge üzere olmanın inceliklerini yakalar. Kelimelerin nabız atışlarını, sesin tınılarında, renk değişimlerinde ustalaşır. Sözgelimi, toplumun çok değer verdiği sahip olma, tamah gibi duygulara karşı onurlu duruşunu belirler. Bu anlamda uyumsuz görünür. Yani gündelik yaşamı çekici kılan bu tür şeylere ilgi duymaz. Markalara, siyasi coşkulara, mutfak robotlarına, otomobil v.b. markalara, çokbilmişliklere falan aldırmaz.Aşk en çok engellerle beslenir, gelişir yürekte sürekli harlanır. Uydum kalabalıklara yani uyduluğa ve uyuntuluğa ödün vermez aşk.

Aşkın hep diri ve yaşanılır olması için, içimize doğru yaptığımız yolculuğumuzda, kendimize ait olan, hiçbir özelliğimizden vazgeçmemeliyiz ve de geçici de olsa duygularımızın üstünü bastırmamalıyız. Çünkü, her birimiz bütün bir evrende biriciğiz. Özdeksel ve nesnel her şeyimizle. Yani saçımızın telinden, tırnağımızın ucuna kadar. Öyleyse, her birimiz sadece kendimiz olarak kalmalı ve aşkı bu hal üzere yaşayarak yaşayıp Yunus’un “Her gün yeniden doğarız / Bizden kim usanası” demesi gibi biz de sürekli kendimizi, hayatı keşfederek çoğalıp sonsuza doğru edimimizi sürdürmeliyiz.

Gerçekte insan kendini gizler ve fakat aşkta kendini ele verir. Bu kendini ele verişten ötürü, öyle her önüne gelen aşkın kapısını çalamaz. Aşkın dikenli yollarında yürümek  yürek ister. Bu anlamda aşk cinselliği de aşan bir güçtür. Aşk’ta insan kendini, çevresini, hayatı anlamaya çalışır. Sonunda kendini bulur ve sürekli kendini yaratır durur. Böylece insan insanı keşfeder.

 

Ekmel Ali OKUR
e.aliokur@hotmail.com

 

Mutluluk Üzerine

Duygular renk renktir; çiçeklerden daha çok gül, menekşe, papatya, sümbül, kardelen, yasemen, erguvan, jakaranda, begonvil ve adını bilmediğimiz niceleri.
Çoğu zaman adı yoktur duyguların aslında.net olarak ad verdiğimizde bile saf ve arı değillerdir. Saf aşk, saf sevgi, saf hüzün yoktur. Hani bazen bilemeyiz ya adını duygularımızın; sevgi mi, aşk mı, yoksa değil mi! Mevcut zamanın ve koşulların kuralları daha kesindir ve bizi, duygularımıza ad vermeğe zorlar. Bu açmazı yaşamaktan uykusuz geceler geçirir, huzursuz zamanlar yaşarız. Oysa bırakmalıyız kendimizi dalgalara.. Her dalganın bir adı yoktur. Beyaz ve siyah arasındaki sonsuz tonun her birinin bir adı yoktur. Bazen nefrete yaklaşır kayığımız bazen sevgiye…

Verdiği sözü tutmuyor hayat, tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki, mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.

 

Arthur Schopenhauer

AŞKA GİTTİM DÖNMEYECEĞİM


-arka kapak yazısı-
Bazen kendim gibi insanlar aradığım hissine kapılıyorum. Saçma sapan bir Türk filminde birden gözyaşları akan bir erkek mesela. Bazen saatlerce yataktan kalkamadan güzel bir rüya görmeye çalışan bir adam. Bir çocuk gibi hayaller kurmanın güzelliğini bilen birileri. Belki de varsınız, sokaklarda birbirimize değerek yürüyoruz, aynı lokantada yemek yiyoruz, aynı mağazadan alışveriş yapıyoruz. Ama bir o kadar da yabancıyız birbirimize, bir o kadar ayrıyız birlikte olabilmekten. Sevmek de böyle değil mi. Aynı olabilme savaşı. İki farklı insanın ruhlarını ve bedenlerini tek yapabilmek kavgası… Aşk bir savaş bence, galip gelmenin mağlup olmaktan geçtiği bir savaş. Sevebilmeye çalışmamız kendi aynımızı bulma derdimiz. Sanki yüzümüzde ancak sevince çıkan maskelerimiz var. Her sevmemizde bir maskeyi kaldırıyoruz karşımızdakinden. Altında kendi yüzümüzün olmasını umarak. Bir süre sonra o maskenin bizim yüzümüzü kapatmadığını görüyoruz, aşk bitiyor, çünkü yeni bir maskenin peşine düşmemiz gerektiğini biliyoruz. Ben bunu sende öğrendim, maskelerin altına bakmamız gerektiğini sen öğrettin bana. Tabi ki sonundaki büyük hayal kırıklığını da sende yaşadım. Sen de benim maskemin altındakini merak etmiştin, bunu kendine itiraf etmek zor olsa da ben sensiz geçen nice günlerden sonra bunu artık delikanlı gibi söyleyebiliyorum kendime.

Harbiden aşık ile haybeden aşık arasındaki 7 fark

1: haybeden aşık işin edebiyatını yapar, harbiden aşık ebediyetin hesabını.
2: haybeden aşık 90x60x90 arar, harbiden aşık gönül terazisiyle ölçer biçer tartar.
3: haybeden aşık karşısındakini ten’ine koşar, harbiden aşık gelecek nesillerin gen’iyle çoşar.
4: haybeden aşık deniz kenarında el tutar, harbiden aşık ömrünün sonuna kadar elini taşın altına koyar.
5: haybeden aşık heybesinin hesabına yapar, harbiden aşık soğan ekmekle doyar.
6: haybeden aşık her gelen güzele kapıyı açar, harbiden aşık dünyada tek kişi sevdiği varmış gibi yaşar.
7: haybeden aşık harabeye döndürür sevdiğinin gönlünü, harbiden aşık cennet eder bir göz odada bile olsa sevdiğinin gönlünü.

haybeden yaşadığımız şu dünyada, harbiden aşklar dileyerek.

Adem Özbay

SENİ SEVİYORUM ÇÜNKÜ

Seni seviyorum, çünkü sevmekle başladı benim ömrüm. Sevmekle yaşadım. Dilerim ki sevmekle ölürüm. Bildim ki sevmek yaşamaktır. Sevmektir havam, suyum, ruhum…

Seni seviyorum çünkü, sevmek yakıştı en çok bana. Sevmeyi astım göğsüme bir madalya gibi. Sevmek kokladım çiçeklerden, sevmek
tattım ballardan. Sevmekle caka sattım kuşlara, sevmekle kafa tuttum
yıldızlara. Sevmektir cesaret, ayakta kalmak ve dik durabilmek.
Seni seviyorum çünkü, sevmek öğretti bana kelimeleri. Sevmekle cümle kurdum “seni seviyorum” söyledim. “seni özledim” dedim.
Seviyorum, bilsin tüm dünya istedim.Adem Özbay

Kalbim yok hayrıma


biliyor musun,

yusuf’un yırtık gömleğiyle siliyorum gözyaşlarımı her sabah,
hallaç’a çarpan gül beni de yokluyor arada bir,
içerimde bir yerde bir ırmak akıyor,
ne kadar kavuşamamış varsa ağlıyor sularımda,
bir yetimim bir öksüz bir kaybeden bir yalnız,
sensizim ya ondanım işte,
bir yetimim bir öksüz bir kaybeden bir yalnız.biliyor musun,
medine’de söylenen o şarkıda buluyorum her kaybettiğimde seni,
tepelerden sen çıkacakmışsın gibi hasretimi siper edip gözlüyorum dünyayı,
gözlerimden o kadar ırak kalmış ki gülümsemelerin haritası,
upuzun bir mektup gibiyim mahpushanelerde öğrenmiş acıyı yazmayı,
kelimelerim var piyangodan çıkar gibi sözlüklerden benim payıma düşmüş,
bir yetimim bir öksüz bir kaybeden bir yalnız,
sensizim ya ondanım işte.biliyor musun,
gül tadında bir burukluk konuyor dudağımın ta ucuna,
en az ordan öpmüşsün, bir zulüm gibi vuruyor bunu başıma,
bir oltaya yakalanmış balık gibi takılıp kalsam dudaklarına,
diner mi dersin acılarım hani ibrahim’i kollayan karıncam olsan,
ah beni bu gökyüzü esir ediyor seni ne zaman düşürsem dilime,
bir şiir yetmiyor yarım doz fazladan yazıyorum, hadi büyüklük bende kalsın,
bir yetimim bir öksüz bir kaybeden bir yalnız,
sensizim ya ondanım işte,
sensizim ya,
hayrım yok kalbime bile.

-Adem Özbay-

Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret