Monthly Archives: Şubat 2012

Sana beni sev demiyorum ki sevgilim

Sana beni sev demiyorum sevgilim, beni bil yeter.

Bil ki tüm yağan yağmurların benim acılarımın üzerine yağdığını görüp şemsiye olasın bana. Kalbimin şu yaşamak denen imtihanın karşısında parça parça olduğunu gör işte. Her akşam ana haber bültenlerinden, sokak köşelerindeki mendilci çocuklardan, nehri geçerken timsahın kanlı dişlerinin arasından kurtulmak iç…in çabalayan yavru sığırları görmemek için belgesellerden, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden nasıl kaçtığımı, nasıl da bağrımı kanattığına şahit ol sevgilim.
Ne zaman içimin ta ortasına bir acı çöreklendiğinde, omzumu koyup kalbinin tam üstüne yani göğsünün yani kaburga kemiğinin sol yanına ne kadar çok ağlamaya ihtiyacım olduğunu anla işte. Anla ve beni tüm damalarında kan yerine merhamet dolaşan bir anne gibi emzir şefkatinle. Sarıp sarmala tüm kanayan yerlerimi ve öp tuzlu tuzlu dudaklarınla dağlansın içimin ta derinlerindeki yaralar.
Sana beni sev demiyorum sevgilim, beni bil yeter.
Gökyüzünün en tepesinden yeryüzünün en derinine kadar nefes alıp veren ne varsa hayretle onları sevdiğimi bil. Bir çiçeğin tek başına ayaklarının altına almasını toprak anayı, sonra bir ağacın tüm gökyüzünü başının üstünde taşımasını, bir kuşun şaka yapar gibi oradan oraya uçuşmasını, bir taşın hiç sesini çıkarmadan yıllarca durmasını ve bir nehrin canının istediği yere akıp gitmesini çok hayretle sevdiğimi bil ve eşlik et bana.
Yeryüzü ve gökyüzü ve sen benim ülkemsiniz sevgilim. Karanlığınızı da, aydınlığınızı da, mutluluğunuzu da, kederlerinizi de ayrı ayrı sevip hürmet ediyorum her gün sizinle yaşamaya.
Bir ağaca yuvasını yapmış kuşun ne zahmetle hayata tutunduğunu biliyorum ben. Civcivlerini çakallara kaptırmamak için gözü açık uyuyan bir anne tavuk gibi, evreni kümes yapıp en zifiri vakitlerden seni arıyorum bu dünyada kapana kısılmış halimle. Çeşmeden su taşırken omzu nasırlaşmış köylü kızları gibi yine de içimde bir coşku var. Uyuyorum, uyanıyorum, hep yine sen varsın sevmeye kurulmuş kalbimin tüm uyanış zamanlarında.
Sana beni sev demiyorum sevgilim, beni bil yeter.
Elbet bilinmek isteyen Tanrı gibi evrenler, galaksiler, okyanuslar, sıradağlar, ormanlar, yıldızlar yaratamam sana.
Ama bir galaksilerin orta yerinde, bir dağ başında, bir orman kenarında, bir yıldızın altında öpebilirim seni. Ne meridyenine bakarım ne koordinatına. Bulunduğum yer değil, yanı başımdaki sensindir benim yerimi belirleyen bu hayatta. Senle yaşarsam varımdır aslında
Sevgilim beni bil ki, bir menekşe gibi sadece tek bir mevsim yaşadığım şu dünyada, bir tek seni sevip bir tek sana öleyim. Ve, sen diye anılsın adım sanım, senin kalbindir bana şeref katanım.-Adem Özbay-
Share

Gözlerimden öper misin beni

sen istanbul gibisin gözlerin bir martı gibi süzülüyor denizlerime. sen kurtuba gibisin gemileri yakıp gelmiştim kalbinin eşiğine. saraybosnasın sen hüzünlerden sonra mostar gibi doğarsın içime. kerbelasın sen susuzluğumda gelir su verirsin dudaklarının çeşmesinden. sen kudüs gibisin tanklara fırlattığım taştır sana verdiğim güller, özgürlüğümsün sen. ah sensiz her şehir sodom ve gomoredir bana, küllerine gömülürüm hasretinden.

sen musab gibisin öldükçe çoğaltıyorsun yaşamalarımı. sen hamza gibisin kalbini bayrak yapıp savaşıyorum yetim çocuklara haramilik edenlerle. bilal gibisin sen, sesini duyduğumda çıkıp en yüksek yere, sesleniyorum seni seviyorum diye. sen ali gibisin yatağında açıyorum kollarımı ısıtıyorum üşüyen ne kadar yıldız varsa. ah sensiz bu dünya, ebu cehilin evinde yaşamak gibidir bana.
sen tarık gibisin, yakarım tüm pişmanlıklarımı senle çıktığım her yolda. sen malcolm gibisin, siyah bir gecede en parlak güneşlerle aydınlatırsın gönlümü, umut olur adın. sen aliya gibisin, düştüğüm yerden senin kalbine yaslanıp kalkarım ayağa. ah sensiz bu hayatta yaşar gibi yapıp yaşamadan ölürüm her gün ben, mezarımdan senin hasretinle diriltilinceye kadar.
sen gittiğinde düştüm denizlere yunusun balığında sakladım.
sen dediğimde atıldım kuyulara yusufun sabrında yıkandım.
seni andıkça her saçının telinde çarmıha çakıldım isanın gözyaşında kurulandım.
seni özledikçe taifte taşlandım vahşinin mızrağında kana boyandım.
seni bildikçe sürüldüm vahalardan mecnun’un çöllerinde yaşadım.
yinede terketmedim seni.
zehri bal deyip içtim, gözlerimden öper misin beni.
Adem Özbay
Share

Bir serçe gibi kondum ellerine

Bir serçe gibi kondum ellerine,
Bu sert geçen ömrün kefareti olsun diye yumuşacık ellerine sarındım. Gönlümü yıkıp geçen tüm sellere, senden bir bent kurdum. Kalbimi yasladım sana, tiril tiril üşüdüğümde aşk kokan nefesinle ısıt beni diye, kalbimi sana yasladım.
Bir serçe gibi kondum elleri…ne,
Hep kaçmakla yaşadığım ömrüm kefareti olsun istedim. Kocaman kuşlar dönüp dururken üstümde, tüfeklerini uzatıp canıma kastederken insanlar yeryüzünde, ne bir damla huzur bulabildim ne gönlümce sevebildim seni. Ellerine geldim, ellerinden derman istedim, ellerinle sever misin beni…
Bir serçe gibi kondum ellerine,
Okşarsan, merhamet edersen, seversen sonsuz bir huzurla yaşarım ömrümün bana getireceklerini. İstersen bir parmağınla cıt diye kırarsın boynumu, git dersen ortasından ikiye ayrılır minicik kalbim, bırakırsan havalandırmaz kanatlarım beni, düşerim. Ellerinden gayrı ne varsa soğuktur bana, bir günü bile çıkartamadan toprağa düşer, giderim.
Bir serçe gibi kondum ellerine,
Ürkeğim, çaresizim, yitiğim. Avcıların kurşunları yaraladı her yanımı. Çaresiz kaldım bu yaşamak göğünde. Sevdim sevilemedim, uçtum yetişemedim. Şimdi senin ellerine düştüm bir serçe gibi konarak, pır pır eder yüreğim.
Bir serçe gibi kondum ellerine, sever misin beni bu yaban ellerde…

Adem Özbay

Share

Sana söyleyeceğim birşey var sevgilim

sana söyleyeceğim birşey var sevgilim,

ne zaman söylemek için açsam kalbimin sözlüğünü,
yerinde bulamıyorum derdimi anlatacak hiçbir kelimeyi,
uzak bir istasyondan alıp başını giden bir tren gibiyim,
gidip gidip geriye varan bir kartal gibiyim kanatlarını açamayan,
kabuğundan çıkışı gibi bir tırtılın, soyunuyorum kendi derimi,
yaralarımdan haber getirdim sana, öpermisin acıdıkca bağrımı,
bir kelebeğin tekme attığını duydunmu, öyle dedi gözlerin bana,
gidiyordun, gidiyordun ve hiç yoktun yanımda bütün kanamalarımda.sana söyleyeceğim birşey var sevgilim,
söylemek için papatyalara yumruk attım, seviyor demesinler diye,
benki dudaklarından başka kimseden duymak istemem,
kucağından başka hiçbir mezara gömdürmem kendimi,
tırnaklarımla kazarım gözyaşlarını yinede döktürmem,
zaten bir şarkıydın sen, rüzgar söyledikçe tükenen,
esme bu taraflara seni her görmem ölümüme sebep,
yağma yağmurlarla ıslandıkça yanıyorum, arkandan hiç ağlayamadığıma.sana söyleyeceğim birşey var sevgilim,
bahar gelince açan çiçekler gibi, uçan kuşlar gibi söylemek istediğim,
hani bir bulutun üstümüzden geçerkenki nazlı dansı,
annemin önce dövüp sonra öptüğü yanaklarımın kızarıklığı,
doyunca hamd eden korkunca allah diyen dilimin şaşkınlığı,
sana her sarıldığımda toprağın ayağımın altından kayması,
böyle birşeysin işte sen, hayatımın en olmadık tadı.

seni öptüğümde gözlerini kapatma sevgilim,
senin gözlerin olmadan nasıl yaşarım,
nasıl görürüm kendimi, nasıl hava alır yaşarım bu ömrü,
seni seviyormuşum kalbim söyledi de öyle bildim,
seni sevmeyi ekmek gibi su gibi vatan gibi aziz bildim.

Adem Özbay
Share

Sen Gözlerini Kapatınca Kapanıyor Evrenin Işığı

Tut elinden yoksa kuşlar düşecek gökyüzünden.

Senin saçlarındır tüm güzel kuşların rüzgarı.

Senin gözlerinde uçar kuşlar, özgür turnaların evidir gözlerin.

Bir suya düşmüş karanfil gibi bakıyorsun yıldızlara, karanfiller en güzel senin saçlarında yaşar, takıpta gezdin mi saçlarında.

Bakma öyle, sen baktıkça gözleri kamaşıyor yıldızların.

Geceler karanlık kalırsa suçu senindir.

Kirpiklerine dizilmiş yıldızlar, sen gözlerini kapatınca kapanıyor evrenin ışığı, kapatma gözlerini.

Gözlerin akan bir su gibi, neler taşıdın kalbime, bir kardelen cesareti, bir kelebek neşesi ve bir şarkının hiç bitmeyen melodisi.

Saçlarını okşayan ay ışığı geldi bu gece denizimin orta yerine kondu.

Senden haberler söyledi balıklara, ta o gündür sustu balıklar, gitti denizkızları.

Sen uzaksın diye her gün başını vuruyor kıyılara denizimin suları.

Sen konuştukça susuyor dünyanın rüzgarı, rüzgarın şarkısı.

Sen misin masallarda aranan güzel kız, bir gülün yaprağında saklanan cadılardan kaçan sen misin.

Tüm ninnilerin ruhlarımızı dinlendiren sesi sen misin, senin sesin mi içimin yalnızlığını bastıran.

Nazenin bir bakışla nedir söylediğin, hangi alfabedir gözlerinin karatahtasında yazılan şiirler. Tek ayak üzerinde dinlesem gözlerinden bir ders, sevmeyi anlatsana bana.

Ödül olur yolunda kaybolmak gözlerinden bir bakış alıpta kalbimden kalbine uçan kuşa.

Sen gecenin karanlığında sokağı aydınlatan lamba gibi baktıkça bu dünyaya, bulunuyor bütün çocuklar nerde kaybolsalarda.

Bir anne şefkati sarıyor anneleri gözlerinden bir kucaklaşma alınca.

Gözlerini versene bana ey güzel, gözlerinden baksam dünyaya, bir çiçek gibi yaşarım bu dünyada.

Bir gülden bir gülücük alırım toprağı kucaklayıp, bir gülün yaprağına uzandığımda.

 

Adem Özbay

Share

Seni sevmeden ölmek istemiyorum sevgilim

Seni sevmeden ölmek istemiyorum sevgilim,

Bilmek istiyorum yıldızlar nasıl durur gökyüzünün üstünde,
Bir çiçeğin inadı nedendir, her bahar toprağı alır ayaklarının altına,
Bir anne çamurlu dizlerini neden öper beş çocuğunun en küçüğünün,
Şair neden ‘Seni sevmeden ölmek istemiyorum.’ diye başlar şiirine,
Melekler ‘Rabbin kim?’ deyince neden titrer, gönül incitmiş bir ölü,
Dağ başında vurulunca alnından, gülümsemesi niçin gitmez yüzünden bir devrimcinin,
Kalbi tekledi diye neden bırakır, en can dostu sigarayı yarı yolda bir hasta,
Sevdiğini görenin içinden uçuşan kuşlar nereye gider,
Bilmek istiyorum sevgilim, duymak, hissetmek, sevmek,
İki kişi dirilmek mahşer meydanın en güzel yerinde,
Bir denize anlatmak, en güzel sesin senin olduğunu,
Bir kedinin sütüne ekmek banmak, sırf sen okşadın diye,
İşte böyle sevmek istiyorum seni,
Ölmemek yazılsın alnıma diyorum, sevmeden seni.

Adem Özbay

Share

At nalından eşek şakasına bir aşk serenatı

namlusu kırık bir süvari tüfeği gibiyim sevgilim bu hayatta,

hücuma kalkmış ve atının nalı vuruyor ayaklarına,
ölü bir ozanın kelimeleriyle irad ediyorum mağlubiyet konuşmamı:
‘ey insanlar,
geldim sevdim yenildim,
ne iyi ettim,
yine gelsem yine severim yine yenilirim,
isterseniz tükürün yüzüme,
yarabbi şükür derim.’bu dünya bir çocuk bahçesi gibi çarpışan otomobilimsin her öptüğümde sen yarim,
çiçekli bir elbise giysen baharını kim kaçırıyor sorusu cevaplanıyor alemin,
solo bir konser vermek için mikrofona uzanmış yüz kişiyle birlikte söylüyorum:
‘metro geçmeyen tepelere ev kurmasınlar,
thy seferi olmayan memlekete kız vermesinler
çok seven annesinin bir tanesini hor görmesinler.’
elbet sevince her türkünün bir notası bulunur mutluluk müzik defterinde,
‘donuyorum refakatsiz misafirhanemde’ demektir zaten,
do re mi de.sensizlik doğum günü pastasına sönmeyen mum şakası yapmak gibi,
bildiğim en büyük eşek şakası be sevgilim,
bak gelmezsen şiir yazıp sonra evlilik programı sunarım uğur aslan gibi,
evliliğe karşı değilim yanlış anlaşılmasın,
evlenin diyor zaten büyük filozof,
-ya mutlu olursunuz ya da filozof-
gel sevgilim,
sen yokken kırıp dökesim geliyor ali kaptan gibi her şeyi.

namlusu kırık bir süvari tüfeği gibiyim sevgilim bu hayatta,
hücuma kalkmış ve atının nalı vuruyor ayaklarına,
ölü bir ozanın kelimeleriyle irad ediyorum mağlubiyet konuşmamı:
‘seviyorum elhamdülillah.’

-Adem Özbay-

Share

Aşka Gittim Dönmeyeceğim

İlk başlarda karşılaşmaktan çok korkuyordum. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bir türlü bilemiyordum. Senin de gelip yüzüme tüküreceğinden ya da okkalı bir tokatla beni yere sermenden korkuyordum. Bir erkek olarak kavga etmekten hiç korkmadım, dayak yemekten de. Ama senin bir tokadının bedenimin etlerine değil, ruhumun yaralarına değecekti, canımı çok acıtacaktı, korkumun esas sebebi buydu.

Ama sen reklamcı ben reklamcı olunca karşılaşabileceğimiz mekânlar o kadar çoktu ki. Ayrıldığımız o lanet günden sonra reklamcıların çoğunlukla takıldığı hiçbir yere gidemedim. Sıklıkla gittiğimiz Tophane nargilecilerine, Beyazıt medreselerine, Beşiktaş’taki o ihtiyarların kahvaltı salonuna, Fatih’teki o Pilavcı Abla’ya hiç ama hiç gidemedim o zamandan beri. Taksimde tavla attığımız cafelere, kaşarlı dürümlerine bayıldığımız Bambi’ye, kokoreçin kralını yapan Şampiyon’a ayağımı hiç sürüyemedim. 20 milyonluk İstanbul’da her köşe başından sen çıkacakmışsın gibi tedirgin dolaştım günlerce.
Sonra tıpkı bir ölüme alışır gibi alıştım bu duruma. Ölüme alışmak ne kadar kolaydı, oysaki seninle bu şehrin sokaklarında köşe kapmaca oynamak ne kadar zorladı beni. Ama alıştım sonunda. Küçük bir çocukken babamın her zaman evin bitişiğindeki garajda hazır ettiği mezar tahtaları, komşumuzun o eski steyşın renosuna yüklenirken ölüm dayanmıştı o küçücük zihnimin her köşesine. Meraklı gözlerle üzüldüğümü gören babam “Birşey yok birşey yok geç sen içeri.” derken o patavatsız yengem bir müjde verir gibi suratıma çarpmıştı ölümü: “Oğlum İsmail enişten ölmüş.”
Evet, o zaman inanmıştım “İyilerin bu dünyadan erken gittiklerine.” Tüm akrabalarım içinde en çok sevdiğim ve en iyi anlaştığım İsmail enişte en büyük halamın eşiydi. O zamanlar için tüm çevresine çok fazla gelen eşsiz kibarlığı ile ilk örnek aldığım kişiydi. Sonradan onun bu kibarlığının altında bir trajedi yattığını öğrenmiştim. Silahını temizlerken kızını vurmuş ve uzun bir süre İstanbul hapishanelerinde kalmıştı. O hapishanelerde İstanbul beyefendileri gibi konuşmayı öğrenmiş, zamanın siyasi suçluları ile kaldığı için ağırbaşlı oturaklı biri olup çıkıp gelmişti köyüne. Bana hep “Sen doktor olacaksın.” dediğinde belki de kızını kurtaramamış olmanın verdiği bir üzüntü vardı bilinçaltında. Bazen de bana takılırdı: “Kadın doktoru yapacağız seni, kadınların şeylerine bakacaksın.” Utandığımı görünce de konuyu değiştirir yine o eşsiz sohbetiyle başka başka konulardan konuşurduk.
İsmail enişte ölümle tanıştırmıştı beni. Ölüm senin sevdiğin birisinin başına gelince yüreğine takılıp kalıyordu. Yoksa başka başka ölüm haberleri dolaşıp duruyordu durmadan etrafta. O yıllardan zihnimden hiç çıkmayan bir ölümde sınıf arkadaşım Mehmet’inkiydi. Uzun boyuyla nerdeyse bir zürafa gibi hepimize tepeden bakan Mehmet ilkokuldan sonra İstanbul’a çalışmaya gelmiş, ilk günlerde de otobandan karşıya geçerken arabaların altında kalmıştı. Öyle ki onlarca araba bir yandan sürüklemiş bir yandan onu altında ezmişlerdi. Anlatılanlara göre cesedi 5-10 kilo kadar bir şey kalmıştı.
Ama şöyle esaslısından yüreğimi delip geçen ölüm neydi? Tabi ki dedeminki… Bu yaşlı adam beni bir Küçük Prens gibi yetiştirmeye çalışan bir bilgeydi. 96 yaşında sessiz sedasız öldüğünde bana gözyaşlarıyla sarıldığı son karşılaşmamızı bırakmıştı. Ona bayram ziyareti için gittiğimde aldığım bisküvilerden çabuk bitmesin diye her gün sadece 1 adet yiyen ve öldüğü gün son bisküvisini yiyen dedem bununla bana travmatik bir mesaj bırakmıştı aslında. “Bir gün öleceğiz çünkü bisküviler bir gün bitecek.”Adem Özbay
-Aşka Gittim Dönmeyeceğim- Romanından…
Share

Gardı Düşmüş Suskun Kız

Gardı düşmüş suskun kız,

Nişan almış bir tüfeğin göz kırptığını gören bir ceylandır bu dünya,
Sekerek konuşuruz, kelimelerimizin boynunda dizilidir ilmekler,
Bir yangının ortasında kalmaktır gülümsemek,
Paraşütü açılmadı diye kanatlanıp uçup gitmektir buralardan,
Sevmek okyanusunda kaybolmaktır hayat,
her yönü karaya gider sanmaktır.Gardı düşmüş hırçın kız,
Yumruklarını sıkıp gönlünden geçtiği gibi salla yumruğunu,
Elbet bir ayrılığa denk gelir, narin ellerinin beşkardeş çocuğu,
İsyan etmek denizin yüzü acımasın diye taş atmamaktır,
Evde boynu bükük kalır diye çocukları,
bir tek çiçek koparamamaktır sevdiğine,
Uçsuz bir gökyüzünü başının üstünde taşımaktır,
Hışımla çarpmaktır bulutları güneşin yüzüne.

Gardı düşmüş yalnız kız,
Bir sahilin kumları kadar çok gülümsersen eğer,
tek başına değilsindir,
Bir gerilla gibi dağlarda koşarsan özgürlük peşinde,
Saçlarını savurursan endülüsten esen rüzgârların ateşinde,
Timsahlara yakalanmadan nehri geçen bir antilop gibi sevişirsen,
Akşam evine ekmek getirmiş bir baba gibi sarılırsan yaşama,
Artık senin suskunluğun aşk olmuştur.

Adem Özbay

Share

Sana beni sev demiyorum ki sevgilim

Sana beni sev demiyorum sevgilim, beni bil yeter.

Bil ki tüm yağan yağmurların benim acılarımın üzerine yağdığını görüp şemsiye olasın bana. Kalbimin şu yaşamak denen imtihanın karşısında parça parça olduğunu gör işte. Her akşam ana haber bültenlerinden, sokak köşelerindeki mendilci çocuklardan, nehri geçerken timsahın kanlı dişlerinin arasından kurtulmak iç…in çabalayan yavru sığırları görmemek için belgesellerden, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden nasıl kaçtığımı, nasıl da bağrımı kanattığına şahit ol sevgilim.
Ne zaman içimin ta ortasına bir acı çöreklendiğinde, omzumu koyup kalbinin tam üstüne yani göğsünün yani kaburga kemiğinin sol yanına ne kadar çok ağlamaya ihtiyacım olduğunu anla işte. Anla ve beni tüm damalarında kan yerine merhamet dolaşan bir anne gibi emzir şefkatinle. Sarıp sarmala tüm kanayan yerlerimi ve öp tuzlu tuzlu dudaklarınla dağlansın içimin ta derinlerindeki yaralar.
Sana beni sev demiyorum sevgilim, beni bil yeter.
Gökyüzünün en tepesinden yeryüzünün en derinine kadar nefes alıp veren ne varsa hayretle onları sevdiğimi bil. Bir çiçeğin tek başına ayaklarının altına almasını toprak anayı, sonra bir ağacın tüm gökyüzünü başının üstünde taşımasını, bir kuşun şaka yapar gibi oradan oraya uçuşmasını, bir taşın hiç sesini çıkarmadan yıllarca durmasını ve bir nehrin canının istediği yere akıp gitmesini çok hayretle sevdiğimi bil ve eşlik et bana.
Yeryüzü ve gökyüzü ve sen benim ülkemsiniz sevgilim. Karanlığınızı da, aydınlığınızı da, mutluluğunuzu da, kederlerinizi de ayrı ayrı sevip hürmet ediyorum her gün sizinle yaşamaya.
Bir ağaca yuvasını yapmış kuşun ne zahmetle hayata tutunduğunu biliyorum ben. Civcivlerini çakallara kaptırmamak için gözü açık uyuyan bir anne tavuk gibi, evreni kümes yapıp en zifiri vakitlerden seni arıyorum bu dünyada kapana kısılmış halimle. Çeşmeden su taşırken omzu nasırlaşmış köylü kızları gibi yine de içimde bir coşku var. Uyuyorum, uyanıyorum, hep yine sen varsın sevmeye kurulmuş kalbimin tüm uyanış zamanlarında.
Sana beni sev demiyorum sevgilim, beni bil yeter.
Elbet bilinmek isteyen Tanrı gibi evrenler, galaksiler, okyanuslar, sıradağlar, ormanlar, yıldızlar yaratamam sana.
Ama bir galaksilerin orta yerinde, bir dağ başında, bir orman kenarında, bir yıldızın altında öpebilirim seni. Ne meridyenine bakarım ne koordinatına. Bulunduğum yer değil, yanı başımdaki sensindir benim yerimi belirleyen bu hayatta. Senle yaşarsam varımdır aslında
Sevgilim beni bil ki, bir menekşe gibi sadece tek bir mevsim yaşadığım şu dünyada, bir tek seni sevip bir tek sana öleyim. Ve, sen diye anılsın adım sanım, senin kalbindir bana şeref katanım.-adem özbay-

Share

Neden Sevmeyi Beceremiyoruz?

Hepimizin sevgi konusunda sorunu var. Ailemizi sevmede, dostumuzu sevmede, sevdiğimizi sevmede, eşimizi sevmede sorun yaşıyoruz. Dünyanın varoluşunda beri sevgi konusundaki sorunlar çığ gibi büyüyüp her daim insanoğlunun karşısına dikiliyor.

Peki neden sevmeyi beceremiyoruz. Bize hiçbir külfeti olmadığı halde neden tam layığıyla sevemiyor, sevdiklerimizle birlikte olamıyor ve ömrümüz boyunca sevgimizi koruyamıyoruz.

Gelin önce Mevlana’dan kısa bir öykü okuyalım birlikte:

“Bahçıvan, bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına koruyordu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.
Bir sabah ne görsün! Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı.
Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığındı, gülün daha kötü hırpalandığını gördü.
Bu sefer bülbüle kast etmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:
-A insafsız adam! Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğenmediğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim? Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?
Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:
-Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün? Bunun için mi beni kafese kapattın? Bu seninki adalet midir?
Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:
-Ey iyi kalpli aşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.
Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:
-Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?
-“Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi.” diye başladı söze bülbül. “Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.”

Herkes bu öyküden farklı bir anlam çıkarabilir. Benim payıma düşen şu oldu. Sevmek insana yaratıcının bir hediyesidir. Dünyada gönderilme gayemiz ‘iyilik üzere yaşamak’ ise, sevmekte bu yaşama biçiminin insanoğluna hediyesidir. Sevmek konusunda sorun yaşıyorsa öncelikli olarak özümüzdeki iyi ve kalbi yaşama duygularımızı kontrol etmemiz gerekmektedir.

Kişisel hırslarımız, ihtiraslarımız, dünya malına karşı olan doymak bilmek iştahımız sevgiyle aramızda Çin seddi gibi durmaktadır. Hepimiz bir düşünelim, ev araba almak ya da tatile gitmek ya da kişisel ihtiyaçlarımızı temin etmek için gösterdiğimiz çabanın ne kadarını iyilik yapmak için kullanıyoruz.

Eğer vermezsek alamayız, kalbinden vermeyen kalbine bir şey alamaz.

Sevdiğim bir düşünürün bir sözü var, ‘Gönlünüzü verirseniz daha güzel bir gönül kazanırsınız.’ Sevmenin şifresi bence bu. Önce gönüller kazanacağız, gönüller fethedeceğiz. Ağlayan çocukların gözyaşlarını silmeden, üşüyenleri ısıtmadan, açları doyurmadan nasıl kendi açlığımızı doyurabiliriz, nasıl kendi yüreğimizi ısıtabiliriz nasıl kendi gözyaşlarımızı silebiliriz.

Sevmenin bir döngü olduğuna inanıyorum. Her mutluluk, her gülümseme her teşekkür bir ‘sevgi’ olarak bize geri döner. Sevmek bir koyup bin kazanılan piyango gibidir. Bir kere mutluluk verdiniz mi binlerce kere mutluluk alırsınız sevdiklerinizden. Bir kere yardım ettiniz mi binlerce kere yardım görürsünüz sevdiklerinizden.

Sevmeyi becerebilmemizin yolu kalbimizle yaşamayı öğrenmekten geçiyor.

Kalbin naifliği, kalbin misafirperverliği, kalbin hamiyetperverliği bize nasıl sevmemiz gerektiği konusunda her zaman rehber olmaya hazır. Yeter ki biz ona yeteri kadar şans verelim.

Gönülden yaşarsak başka gönüllerde saklı hazineleri biliriz, keşfederiz, onlarla sevgi dolu yaşarız. Yoksa önümüzdeki ‘yaşam meşgalelerinden oluşmuş kafesler’in birinden birine kısılmakla bir ömür tüketiriz sevgili dostlar.

Seçim bizim.

Ben kalbin yolunu seçelim derim.

 

 

Adem Özbay

 

 

 

 

Share

Nizar Kabbani’den Bir Şiir

teşekkürler,
senden devşirdiğim,
nice ulaşılmaz şeye.
teşekkürler ağlama zamanına,
ve uzun seher mevsimlerine,
teşekkürler bu güzel hüzne,
teşekkürler bu güzel hüzne…

nizar kabbani

Share

Günün Sözü

Yaşamak için güzel bir gün, sevmek içinse daha güzel…

Adem Özbay

Share
Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret