Monthly Archives: Kasım 2012

Aşk Üzerine Kartlar, Afişler, Posterler 4

Devamını Oku

Aşk Üzerine Kartlar, Afişler, Posterler 3

Devamını Oku

Aşk Üzerine Kartlar, Afişler, Posterler 2

Aşk Üzerine Kartlar, Afişler, Posterler 1

İngilizce Öğrenmenin 10 Temel Adımı

 

 

Lisede okurken beden eğitiminden bozma Almanca hocamız yüzünden yabancı dil öğrenmekten ne kadar nefret edilebilirse o kadar nefret ettim. O dersleri nasıl geçtim bilmiyorum ama şu an Almanca’dan tek hatırladığım ‘I liebe dich’. Bunu da muhtemelen erkek nüfusumuzun tamamına yakını biliyordur.

Sonra kaderin garip bir cilvesi olarak üniversitede tamamı İngilizce olan ODTÜ’yü kazandım. Bölümüm tarihti. İlk birkaç ders dişimi sıktım ama sonrasında hemen tekrar üniversite sınavlarına hazırlanmaya topuklandım.

Tarihe olan ilgim devam ediyordu. Ama Hacettepe’nin Tarih Arşivciliği Bölümünü kazandıktan sonra sevinçle gittiğim kayıttan hüzünle döndüm. Zira bölümüm İngilizce’ydi. Ne alaka ise…  Hasıl-ı kelam iş kayıtla kaldı.

Ben artık İngilizce’ye mağlup olmuş yenilmiş bir gladyatördüm. Anadolu’da kullanılan güzel bir tabirle ‘İngilizce öğrenmem ahirete kalmıştı.’ İngilizce öğrenme defterini bir daha açmamak üzere kapadım.

Yıllar geçti. Kişisel gelişim dergi ve kitaplarına editörlük yaparken basit bir ‘dil öğrenme engeline’ yenilmiş olmaktan rahatsız oldum. Zira hayatımın diğer tüm alanlarında hedeflerimi gerçekleştirmiştim. Neden bir dil engeli önüme sonsuza kadar dikilecekti ki?

Hasılı bavulumu topladım ve Amerika’nın yolunu tuttum. Bir yandan dil öğrenecek bir yandan yazacağım yeni kitaplar için malzeme toplayacaktım.

Ülkemizde dil öğreniminde neyi yanlış yaptığımızı, burada geçirdiğim 1 senenin sonunda çok iyi anladım.

Bizim milli eğitimimizin yabancı dil öğretme stratejisi “Yabancı dil nasıl öğretilmez” üzerine kurulmuştur. Bu alanda da gerçekten ödül almamız gerekiyor. Zira 70 yıldır yurttaşlarına 6 yıllık orta ve lise eğitiminin sonunda 5 kelime konuşacak kadar dil öğretemeyen başka bir sistem dünyada yok.

Umarım ülke olarak bu konuyu biran önce çözeriz. Zira dünyaya entegre olamayan toplumların geleceği hiç de parlak değil.

Konuyu fazla dağıtmadan hemen asıl meselemize geliyorum. Buradaki İngilizce öğrenme tekniklerini gördükten sonra kendime göre bir dil öğrenme programı yaptım. Adım adım uyguladım. Kendimde çok işe yarayan bu programı sizlerle paylaşmak istedim. Umarım sizlerin de işine yayar.

Dil Öğrenimde 1. Adım

Kesin Karar Verin: Dil öğrenmeye kaç kere başladınız? Muhtemelen birçok kez. Ama kursa gittiniz, kitap aldınız, internetten takip ettiniz ve sıkılıp bıraktınız. Tekrar bunu yaşamamak için dil öğrenmeye ciddi bir karar vermeniz gerekiyor. Neden dil öğrenmek istediğinizi  bilmeniz de tabi. Başka ülkelere yerleşmek, çalışmak, gezmek için olabilir. Başka dilde okumak, yazmak, izlemek için olabilir. Her ne olursa olsun siz kesin kararınızı verin ve öyle başlayın. Karar verirken de yabancı dili okumak, yazmak, konuşmak ya da hepsini yapmak için mi öğreneceğinizi de netleştirin. Sadece kitap okumak, internetten bilgi toplamak için dil öğrenecekseniz tabi ki programınız konuşmak için dil öğrenenden daha farklı olmalı.

Dil Öğrenimde 2. Adım

Zaman Takvimli Program Yapın: Dil öğrenirken kendinizi kandırmayın. 3 ayda dil öğrenmek için 24 saat dille yatıp kalkmalısınız. Öğrenciysen, memursan, çalışansan, ev hanımıysan, patronsan neticede önce işini yapıp, okuluna gidip sonra dil öğreneceksin. O yüzden makul ve mantıklı bir zaman programı yapın.  Örneğin şöyle bir program olabilir: 6 ayda okuma, 10 ayda yazma, 12 ayda konuşma. 24 ayda çeviri yapma. Bu ortalama yeni bir dil öğrenen kişiler için oldukça uygun bir programdır.

Dil Öğrenimde 3. Adım

Programınıza Uyun: Her öğrenci için en zor olanı budur. Programa uymak. Çünkü çoğu zaman bir engel çıkar ve programımızı bozar. Bu konuda rahat olun. Bir gün çalışamadınız mı, akşam uyumadan önce 5-10 dakika öğrendiğiniz dilde cümleler kurmaya çalışarak uyuyun. Ya da arabanızla ya da otobüsle giderken telefonunuza yüklediğiniz materyallerden dinleyin. ‘Asla kaç gündür çalışamıyorum bu iş olmayacak.’ demeyin. Her zaman devam edin. Küçük, ufacık öğrenme fırsatlarını bile kaçırmayın. Duş alırken, yemek yaparken, yürürken, spor yaparken… Bazen elinizde olmayan nedenlerden dolayı programınız 1-2 aylık uzun süreler sarkabilir. O zaman kesinlikle bırakmayın, ara verdiğiniz süreyi zaman takviminize ilave edin ve devam edin.     

Dil Öğrenimde 4. Adım

Düzenli Öğrenmeyin: Bu ifadeyi yanlış yazdığımızı zannedebilirsiniz. Hayır, doğru yazdım: Düzenli öğrenmeyin. Kastım şu: Yani sıradan giderek gramer bilgilerini, en basit cümlelerden başlayarak konuşmaya çalışma egzersizleri yapmayın. Bir gün çok basit bir konu diğer gün hiç duymadığınız ağır bilgiler içeren başka bir konu çalışın. Grameri oradan, buradan, şuradan çalışın. Bir kitaba bağlı çalışıyorsanız, bazen başlardan bazen ortalardan bazen sonlardan çalışın. Unutmayın çocukken konuştuğumuz dili öğrenirken ne gramer biliyorduk ne de dilbilgisi. Duya duya bilinçaltımız öğrenmişti ve biz de konuşmaya başladık. Yeni dili de böyle düşünün. Her şeyden bir şeyler çalışın, dinleyin, konuşun.

Dil Öğrenimde 5. Adım

Ezber Yapmayın: Yabancı dil öğrenirken ezber yapmaya gerek yoktur. Çünkü hayattaki iletişimler ezberle yaşanmaz, o an gelişigüzel yaşanır. Yeni tanıştığınız herkesle adın ne, nerelisin, ne kadar süredir buradasın, neleri seviyorsun, gibi soruları peş peşe soruyor muyuz? Hayır, sohbet bizi o sorulara zaten götürüyor. Ezberlemek yerine kelimeleri ve cümleleri bol bol kullanın. Yeni bir kelime mi öğrendiniz. Bunu hemen kullanın. Mümkünse sıra dışı şekilde kullanın.  Örneğin yeşil kelimesini öğrendiğiniz dilde öğrendiniz, hemen sıra dışı tamlamamalar ve cümleler kurun: Yeşil adam gördüm, yeşil su içtim, yeşil ekmek yedim gibi.

Dil Öğrenimde 6. Adım

Sesli Tekrar Yapın: Bilinçaltınız sesi çok sever. Onu sesli konuşarak, okuyarak, yazarak bol bol şımartın. Film seyrederken, kitap okurken, müzik dinlerken sesli olarak tekrarlayın. Bu tekrarların sayısı artıkça ve zaman geçtikçe size ne kadar çok yararı olduğunu kendiniz göreceksiniz. Dilin kelimeleri ve cümleleri kendiliğinden aklınıza gelecek. Kursa gidiyorsanız kurstan verilenleri yoksa internetten bulduğunuz dokümanları bol bol okuyun, izleyin. Aynı konuları başka kaynaklardan çalışın, dinleyin. Bu konuda, bir kitapevine gittiğinizde ve internette o kadar çok yardımcı kaynak var ki, hiçbir zaman sıkıntı çekmezsiniz. Sadece siz bulduğunuz bu kaynakların hakkını verin.

Dil Öğrenimde 7. Adım

Arkadaş Edinin: Dünyanın küçük bir köye döndüğü bu ortamda öğrendiğiniz dili konuşan arkadaşlar bulmak o kadar kolay ki. Facebook, Twitter, Msn, Gmail gibi sosyal ortamlardan ve yabancı dil arkadaşlığı için kurulan birçok siteden yararlanabilirsiniz. Buralardan bulacağınız bir arkadaş sizi dil öğrenirken tetikleyecektir.

Dil Öğrenimde 8. Adım

Altyazısız Film Seyredin: Yabancı dil öğrenirken herkes filmlerden yararlanır. Ama çoğumuz altyazılı şekilde seyrederiz ki bir taraftan filmi anlayalım diye. Bunu kafanızdan silin. Filmlerde altyazı kullanmayın. Kullanacaksanız da öğrendiğiniz dilin altyazısı olsun. Seyredin seyredin. Zaten 5-10 filimden sonra ne kadar çok geliştiğinizi ve filmi az buçuk anlayabildiğinizi görünce siz de şaşıracaksınız.

Dil Öğrenimde 9. Adım

Günlük Tutun: Kendi dilimizde tutmuyoruz ki yabancı dilde tutalım diyebilirsiniz. Benim demek istediğim öğrenme günlüğü tutun. Bugün şu dersi çalıştım. Şu kelimeleri öğrendim. Şu anlama geliyorlar, şeklinde bilgileri yazın. Sonra onları okuyun. Zaman geçtikçe ne kadar çok bilgi öğrendiğinizi size gösteren ve sizi cesaretlendiren dostunuz olacak o günlükler.

Dil Öğrenimde 10. Adım

Cesur Olun Yanlış Yapın: En önemli adımı en sonra sakladım. Zira dil öğrenmenin en kolay yolu bol bol hata yapmaktır. Eğer bir başkasıyla konuşurken, yazışıyorken yapıyorsanız doğal olarak size bunun doğrusunu öğretmek isteyecektir. Alın size bedavadan öğretmen. Kendi kendinize yaparsanız da doğrusuyla karşılaştığınızda bilinçaltınız sizi doğrusuna yönlendirecektir. Çünkü yanlışı belki bir kez yapacaksınız ama doğrular birçok yerde karşınıza çıkacak. Bilinçaltı her zaman çoğulun tarafındadır. Yaptığınız yanlışlar, öğrenirken her zaman bilinçaltınızı tetikleyecektir. Bu yüzden dil öğrenimde “Cesur yürek” olun ve durmadan yanlış – doğru saldırın.

Yabancı dil öğrenmek çok zor gibi gözüken ama beyninizde sizi korkutan engelleri kaldırdığınızda çok zevkli bir öğrenme sürecidir. Başka bir dilde sohbet etmenin, kitap okumanın, günlük tutmanın keyfi gerçekten bir başkadır.

Yabancı dil öğrenme sürecinizde size başarılar diliyorum.

Bir gün başka bir dilde buluşmak dileğiyle…

 

Adem Özbay

ademozbaya@gmail.com

Barnabas İncili’deki Büyük Sır Ne?

Üzgünüm size bu konuda yardımcı olamayacağım. İsterseniz google amcamıza başvurarak merakınızı giderebilirsiniz.
Benim yazımda bu başlığın işi ne derseniz, hemen konuya geliyorum.
Evrendeki gizemler, anlaşılmaz olaylar, tarihin gizemli konuları her zaman bizim ilgimizi çekiyor. Nerede bir uzaylı haberi görsek, nerede gizemli bir şahsiyetin hayatınan denk gelsek hemen merakımızı cezbediyor. Peki asıl merak etmemiz ve cevaplarının peşine düşmemi gereken hakiki gizemlerimizin peşinden gitme konusunda nasılız?
Bizden önceki insanlığın deniz fenerleri olan düşünen erdemli filozoflar “Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” şeklinde özetledikleri bir soruyla varlık meselelerine kafa yormuşlardır. Sadece onlar değil elbet, bilgeler, peygamberler, hakiki hayat liderleri hep bu meseleye dair sorular sormuş ve cevapların peşinde düşmüşlerdir.
Modern dünyanın dikte ettiği yaşam şartlarıyla içsel dünyasını bir türlü barıştıramamış nesiller olarak artık şapkayı önümüze koyup meselelerimize kafa yormamızın zamanı geldi. Akıp giden hayatın hızı karşısında şaşkına dönüp aynayı kendi ruhumuza ve ruhumuzun sorularına hiç çeviremediğimiz gibi bir durum var ortada.
En temel meselelerimizde taklitçi ve takipçi bir yaşayış içindeyiz. Kişisel devrimlerimizi başlatacak cesareti bir türlü gösteremiyoruz. Şimdi bi düşünelip hayat, hayat öncesi ve hayat sonrasına dair bütün inançlarımız, inandıklarımız bize öğretilenlerden oluşuyor. Doğduğumuz günden beri temel problemlerimizle değil eşeğin gölgesi ile ilgeniyoruz. Eşeğin gölgesi ne dersiniz onu da anlatayım yeri gelmişken.
Atina’da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar, ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes, ‘Bir hikaye anlatıp ineceğim.’ der ve anlatmaya başlar: 
‘Uzun zaman önceydi, bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara’da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken
öğle sıcağı bastırdı, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi, ‘Sen çekil gölgede ben oturacağım.’ dedi. Eşeğin sahibi itiraz etti: ‘Ben oturacağım, çünkü eşek benim.’ Delikanlı ‘Ama ben eşeği kiraladım.’ deyince, eşeğin sahibinden ‘Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil.’ cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı.’
Hikayenin tam burasında Demostenes kürsüden iner yürümeye başlar. Dinleyiciler, ‘Sonunda ne oldu, sonunu anlat.’ diye bağrışmaya başlayınca ünlü filozof kürsüye döner:‘Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz.’ dedikten sonra kürsüden iner, yürür gider…

Kişiliğimiz malasef eşeğin gölgesi meselesine kafa yoranların kurguladıkları inanç sistemi esasları, eğitim sistemi öğretimi ile şekillendi. İnsanın en özgür olması gerektiği zamanlarımızda özgür olamıyoruz. Okullarımız bizi bir ezber yuvası ve birer bilgi hamalı yapmakta. Daha da acısı yaratıcının hiç bir şekilde değer biçilemeyen bir akletme özelliği ile bizi dünyaya göndermesine rağmen bunu hep ihmal ediyoruz. İnsan olmaktan övünç duyduğumuz ve diğer canlılardan düşünebildiğimiz için üstün olduğumuza inandığımız halde neden düşünmüyoruz?
Neden öğretilen ezber bilgiler, taklitçi inançlar, insan ruhundan uzak yaşam prensipleri ile yaşıyoruz?
Neden hayatımızın sorularının peşine düşme cesaretini gösteremiyoruz?
Neden kendi varlık sorunlarımıza üreteceğimiz cevaplarımızın peşine düşmüyoruz?
Soru sormak düşünme okulunun ilk dersidir. Sorusu olmayanların cevapları hiç bir zaman olamaz. Sorularının peşine düşen insan kendi insanlık serüveninin gizemini çözebilecek yegane insandır. Başkasının cevapları onların kendi sorularının cevaplarıdır. Bizim sorumuza bulacağımız en doğru cevap kendimizin üreteceği cevaptır.
15 yılı geçen bir eğitim sürecini göze alarak meslek sahibi olabilen; 40 yılını bir işte harıl harıl çalışarak emekli olabilen bizlerin, kendi hayat meselelerine zaman ayırması, onları çözüme kavuşturması zor olmasa gerek.
Bu gün yapmamız gereken ilk şey, kendi sorularımızı sormak.
“Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” sorusuna kendi sorularımızı eklemek.
Ve cevaplarımızı bulmak için muhteşem akıl nimetinden faydalanmaya başlamak.
Böyle gelmiş böyle gider değil, böyle gelmiş böyle gitmeyecek, demek.
Sürüden ayrılanı kurt kapar değil, kurtla kapışmayı göze alabilmektir yaşama cesareti, demek.
Karar bizim. Ya Barbanas’ın İncili’nin gizeminin peşinden gideceğiz, ya kendi gizemimizin. Bu güne kadar yaptığımız ezberci yaşamaya, taklitçi inanmaya bir son verip, özgür ve özgün bir birey olarak hayatımızın peşinden koşturacağız.
Eşeğin gölgesi meselesine gelince, sevgili hukukçu dostum Cengiz Öz, kiralayanın malı tüm hakları ile kiraladığı için eğer sözleşmede ek bir madde bulunmuyorsa (gölgesi şu kişiye aittir gibi) gölgesinin de kiralayana ait olduğu bilgisini verdi.
Bakın bir sorunun cevabını hallettik. Darısı diğer sorularımızın başına…
Sorularla dolu bir bir başlangıç diliyorum hepimize…
sensizkelimelersozlugu.blogspot.com

Uzun Hikaye’nin Kısa Hikayesi

*
Yıllar önce Okuma Günlüğü programına konuk aldığım Mustafa Kutlu’yla o günlerde yeni çıkan Uzun Hikaye’yi uzun uzun konuşmuştuk. O latif anlatımıyla anlattıkça filmin hikayesi kafamda canlanmış ve ‘Bundan ne güzel bir film olur.’ diye düşünmüştüm.
O zaman Mustafa abiyi dinledikçe benim Sosyalist Ali’m olan İsmail eniştem canlanmıştı gözümde. Silahını temizlerken yanlışlıkla küçük kızını vuran, bu yüzden uzun süre İstanbul’da hapishanelerde yatan İsmail eniştem, 12 Mart darbesinin mağduru düşünce suçlularıyla paylaştığı koğuşundan, eşitlikten, adaletten bahseden bir adam olarak geri dönmüştü köye. Bir taraftan eski mahkum kontenjanından girdiği madende ter döken diğer tarafta köydeki ağalık düzenine baş kaldıran İsmail eniştem malasef Bulgaryalı Ali gibi trene atlayıp bir başka diyara gitme şansına sahip değildi.
Her ne kadar aylık izninde Zonguldak’taki madenden köye gelmek için tren kullansa da, onun tren macerası bu kadardı. Her gün ütülettiği beyaz gömleği, bol paçalı pantalonu, düzgün taradığı kızıl saçları ile sanki köye Ankara’dan ziyarete gelmiş mühim bir şahsiyet gibi dolaşırdı köy meydanında.
Ömrümde ik defe Che’yi, Marx’ı, Nazım Hikmet’i ondan duymuştum. O hapishanede dinlediklerinden kendine göre doğru olanları almış, bunları hiçbir zaman din ile çatışan düşünceler olarak görmemişti. Her daim namazında niyazında olan İsmail eniştem 40 yıldır muhtar olan Şahin ağaya birçok konuda kafa tutardı. Özellikle kömür dağıtımı, mahsul paylaşımı, sınır belirleme gibi konularda haksızlığa uğrayanlar hemen İsmail enişteme koşarlar, o da kendi hakkının peşinden koşar gibi köydeki bu garibanların haklarını Şahin ağaya karşı savunurdu.
Daha sonra bir mesele jandarmaya intikal edince zaten adı “namazlı kömüniste” çıkmış İsmail enişte apar topar karakola götürülür. Orada koruyup kolladığı köylü, 3-5 kuruş aldığı Şahin ağayı tutunca epey bir azar işitir, aşağılanır. İtilip kakılmadan sonra da sabaha kadar küçücük bir hücreda ayakta bekler.
O günden sonra İsmail eniştem kendi yalnızlık trenine binip içindeki bir başka istasyona gidip orada yaşamaya başlar. Pek ortalığa çıkmaz, kendi işine gücüne bakardı. Kısa bir süre sonra da traktörüyle yaptığı bir kazada hayatını kaybetti.
Çok büyük bir aşkla birbirlerini seven halam ve eniştemin ayrılıkları fazla uzun sürmedi. Halam da kocasını kaybettikten sonra beyin kanaması geçirip vefat etti. Mezarlarını ziyaret ettiğim bir yaz tatilinde tanımadığım biri yanıma yaklaşıp ‘Dünyadan iyilerin erken gitmesine örnek mi istiyorsun, işte bu adam.’ dediğinde eniştemin bu dünyada yapacağını yaptığını anlamıştım.
Onun hikayesinde önemli bir detay daha vardı. Hapishane günlerindeki, koğuşunda çiçek büyütme, avluda kuş besleme alışkanlığını köyde de sürdürmüştü. Evin 20 basamaklı merdiveninin her basamağında büyük yağ teneke kutularında rengarenk çiçekler, pencerelerin önündeki küçük konserve ve salça kutularındaki sevimli menekşeler ile yarış ederdi. Günün belli saatinde gelen kuşları elleriyle besler, köylüler tüfekle kovaladıkları bu küçücük kuşların İsmail eniştemin ellerine konmasına bir anlam veremezdi. Onun için bir çiçeği sevmekle, bir kuşu sevmekle, bir insan sevmek arasında hiçbir fark yoktu.
Şahin ağa eniştemden çok sonraları 100 yaşını devirmiş ve kaybettiği hafızasıyla dünyaya boş boş bakarak hayata gözlerini yumdu. Ondan geriye kalan ise sararmış sapsarı bıyıklarıyla hiç durmadan içtiği sarma sigaraları ve yörenin en meşhur beyaz atı oldu.
Yıllar sonra ilçedeki bir fotoğrafçının vitrini süsleyen taranmış saçlar, jilet gibi traş ve kahverengi takımla Ayhan Işıkvari bir pozla enştemi gördüğümde saşırmıştım. İçeriye girip ‘Bu benim eniştemin resmi, size kim verdi?’ dediğimde ‘Kimse vermedi, eski resimlerimizin arasında bulduk, çok güzel bir duruşu olduğu için koyduk.’ cevabını almıştım. İsmail eniştenin güzel duruşu yaşarken pek anlaşılamasa da, öldükten on yıllar sonra en azından fotoğrafçı vitrinlerinde gelen geçen herkesçe takdir görmeye başlamıştı.
Kenan İmirzalıoğlu; Uzun Hikaye’deki artist duruşuyla, haksızlığa baş kaldıran çıkışlarıyla, hem cumaya gidip hem de emekçi olmasıyla muhteşem rol yeteneğini konuşturuyor. Lakin İsmail eniştem tüm bunları hiç rol yapmadan doğaçlama yaşayan bir adamdı.
Hepimizin hayatında Bulgaryalı Ali’nin rol kestiği karakteri anımsatan birileri olduğuna eminim. Mustafa Kutlu sadece gördüğünü yazan bir yazar olarak yanıbaşımızdaki insanların hikayelerini içten kelimelerle anlatırken, Osman Sınav da bu kahramanları tüm gerçekliği ve sahiciliği ile sinema salonlarında bizlerle buluşturuyor.
Derim ki; Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikayesi’ni okuyun, Osman Sınav’ın Uzun Hikayesi’ni izleyin ve en önemlisi kendi uzun hikayenizi yaşayın.
Bir gün birisi de sizin uzun hikayenizin kısa hikayesini anlatılır belki, kim bilir…
Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret