Artık beni arama ve unut gitsin…

ayrilik-yazilari

Ekmel Ali Okur kalemini kıskandığım nadir yazarlarımızdandır. Çukurova’nın bereketli gönüllerinden biri olarak sürdürdüğü yazma yolculuğunu dört gözle takip ediyorum. Bir gece vakti yazdığı, aşka ve ayrılığa dair yazısını bana gönderdi. Okudukça içerlerimde sızılar birikti birikti… Bu harika yazıyı sizlerle paylaşıyorum dostlar…

*

Artık beni arama ve unut gitsin…

bugün 22.05.2013..

sevip her zaman taktir ettiğim bir hanım kardeşim,

sabah on sularında beni aradı.

“rahatsız ettim dayı ” der demez hıçkırıklara boğuldu.

adeta çiğerleri yerinden sökülür gibi ağlıyordu.

sadece ağlamaklı bir sesle “hayırdır!” diyebildim.

o giden sesime tutunarak daha da beter ağlıyordu.

durdum. öyle naçar bekledim.

“bitti dayı!” dedi.

anlayacağımı  anlamıştım.

bir cep telefonunda bir kaç cümleyle sevdiği adam onu terk etmişti.

nice zamandır sürüp gelen,

sürüp gelen umutları, hayalleri tuz-buz olup gitmişti.

tıpkı o delicesine seven yüreği adeta kurşun yemiş bir ayna gibi

parça punçuk olup gitmişti.

“ağlama” diyemezdim.

 

ayrilik-yalnizlik

ağla dedim, kapıları, pencereleri kapa bir iyice ağla dedim.

o güzel yüreğindeki acılar seni zehirlemesinler dedim.

ağla dedim, uğuna uğuna, böğüre böğüre ağla dedim.

çünki ben bir ömür boyu sevmeye kilitlenip te  terk edilmek ne demek bilirim.

bilirim, bir öksüz çocuk gibi terk edilip  gitmenin ne demek olduğunu.

insan böyle zamanlarda canından can olan dokuz çocuğunu toprağa veren ana gibi

ya da nasıl desem, bütün bir ordusunu cepede şehit vermiş içli bir komutan gibi bi çare olur.

“tamam bekle geliyorum” dedim.

bir büyük huşuyla doğrulup  gittim.

biliyordum bakışlarını, bakışlarında yüreğini yollara salıvermişti.

öyle biçare beni bekliyordu.

daha beni görür görmez açlıktan yıkılayazan bir  tutam ot görmüş kuzu gibi

ya da dalgalar arasında son bakışlarıyla kıyıya bakan denizzede gibi  gelip yüreğimin üzerine alnını dayayıverdi.

ağladı.

ağladı.

ve ben siyah gür saçlarından geriye çekerek,

hadi çık gidelim dedim.

iş yerini kapayıp yürüdük.

arabaya binip  bir kuşun ağırlığınca susup neden sonra şehrin en yüksek tepesine çıkıp

karlı toros dağlarını gösterip  “hadi dağların kızı, dağlara bak..” dedim.

yamyaş yüzünü dağlara çevirip

alaz alaz yanan yanaklarında domur domur yaşlarla

mor dağlara bakıp söylene söylene ağlayıp sızım sızım sızlandı..

hep “niye? niye? “diye sızlanıp ağladı.

dedim, istersen söv, ilençler  oku .

istersen beyninden bi güzel söküp, tükür gitsin dedim.

bakışlarıyla dağlara çiviler çaka çaka,

“ama sevdim.. ama çok sevdim.. ben sevdiğime sövemem, tüküremem dayı” dedi.

dedim, “o zaman seni bu kadar üzen birine ben sövüp tüküreyim.”

 

terkedilmek

başını yavaşca bana çevirip,

son arzusunu diyen bir idam mahkumu gibi,

aynen bir idam mahkumu gibi, “sövmesen olmaz mı dayı?” dedi.

dedim, hadi artık yavaş yavaş kendini toplamaya çalış,

aferin sana.. aşk bu işte.. bu adam sana şahsında aşk nedir tattırdı.

nice zamandır aşkla şarkılar, türküler, şiirler dinledin.

aşkla doğanın güzelliklerini resmedip zapt ettin.

artık bundan böyle ikinci evreye girdin.

acıyla yüreğinde yeni, yepyeni devrimler yapacaksın, deyince,

şöyle bir ırgalanıp

uzaklara çok uzaklara bakıp

durdu..

düşündü.

ve dedi ki “dayı sen ne iyi bir adamsın ya!”

“ateşe düşmüş bir kuş yavrusu gibi yanan yüreğime yüreğinden ne çok sular serpeledin.” deyip yutkundu.

sonra mı, arabadan indik dağlara, dağların gölgesi düşmüş göllere baka baka yürüdük.

 

ben bilirim sevenin sevdiğini terk etmenin ne olduğunu.

dağda bir pınar başında bir avcı elinden bir yavru ceylanın kurşuna gelmesi gibi bir şeydir.

ya da albastı altında kan-ter içinde boğulur gibi bişeydir.

ben o zamanlar terk edildiğimde hiç kimselere ağlayarak kanayan yüreğimi aşktan anlayan bir bakışa tutamamıştım.

bir gece vakti terk edildiğimi duyduğumda ıssız bir yere gidip topraklarda debelene debelene, uğuna uğuna sızlanıp ağlamıştım.

yıllarca içimde bir öksürük gibi tutup öyle kendi içimde dolanıp durmuştum.

ama “o” ben gibi bir aşk ustasının örsünde dövülerek dağılıp saçılmadı.

ama “o” ben gibi, bir başına kalıp vurulmuş bir gerilla gibi döne döne yerlere düşüp dağılmadı.

aşk, bilenlere tanrının en büyük armağanıdır.

ama terk edilmek te bir bir uzuvlarından vazgeçmek gibi öğretici bir acıdır.

aşk, yaşamı duyumsayanlara kendini keşfettirir.

ve fakat terk edilmek ise, acılarla yaşamı öğreten en ödünsüz öğretmendir.

*

ekmel ali okur yazdı

e.aliokur@hotmail.com

*

www.ademozbay.com

 

Bir önceki yazımız olan Gecenin hikayesi başlıklı makalemizde gece hikayeleri, gece ve edebiyat ve gece yazıları hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret