Bir bahçe meselimiz vardı

güzel-bahce

Bu gün blogumun yıl dönümü. O yüzden kendime ve sevgili takipçilerime bir kıyak yapmam lazım, diye düşündüm. Sonra da aklıma güzeller güzeli sevgili şair Nurettin Durman‘ın çok sevdiğim bir hikayesini paylaşmak geldi. Hatırladığım kadarıyla yayınlamadığı ve onun bilinmeyen bir öyküsü. Bundan ala yeni yıl jesti mi olur diyenlerdenseniz hadi bismillah, okumaya başlayalım.nurettin-durman

BAHÇE MESELİ / Nurettin Durman

Ne zamandır genç adamı bir gitmek duygusu sarmıştı. Gitmek, dolaşmak, görmek, aramak… Daha çok bu aramak hissi hem heyecanlandırıyor hem de bir meraklara sürüklüyordu onu. Birde ne arayacağını, neyi arayacağını da bilemiyordu bir türlü. Sürekli içinde bir git ara sesi vardı ve bu bir mecburiyet halini almıştı.

 

Evet, artık yola düşmesi gerekiyordu. Vakit tamam olmuştu. İçindeki his öyle diyordu. Karayağız, yakışıklı, güzel yüzlü bir genç olarak tanınıyor ve seviliyordu o yörede… Annesinin elini öptü, annesi onu bağrına bastı öptü, kokladı, gözyaşlarını sakladı ve selametle git oğlum, dedi. Babası gayet dirençli sırtını sıvazladı alnından öptü o da yolun mübarek olsun, dedi. Ve yola düştü genç adam. Günlerce yürüdü. Şehirlere uğradı, kırları, dereleri, tepeleri aştı ve nihayet gene bir dereyi geçmek isterken yorulduğunu gördü ve dere kenarına çömeldi bir avuç su aldı yüzüne vurdu. Serinledi ve şükretti. Tam geri çekilirken akıp gelen suyun içinde kıpkırmızı bir elma gördü elini uzattı elmayı aldı. Elma çok güzel görünüyordu. Öyle bir iştahla elmayı ısırdı ve yemeye başladı. Elmayı bir güzel yedikten sonra birden bir şimşek çaktı beyninde ve eyvah dedi, bu elmanın sahibi kim? Suyla birlikte bir elma gelmişti ve o da elmayı alıp yemişti. Sahibinden izinsiz nasıl olurdu da elmayı yerdi. Bu ona haram olmuştu artık. Ne yapıp yapmalı elmanın sahibini bulmalı ve ondan helallik almalıydı.

kelebek-bahce

Dere yukarı yürümeye başladı. Elbet bu dere bir yerden akarak geliyordu ve elbet derenin kenarında bir bahçe olmalıydı. Yukarı doğru yürüdü. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Karşısına elma ağaçları ve envai türlü meyve ağacının olduğu bir bahçe çıktı. Hayretle baktı. Bu ne güzel bir bahçeydi. Şimdi iş bahçe sahibini bulmaya kalıyordu. Aradı taradı bahçenin içinde nurani yüzlü akpak saçlı sakallı bir ihtiyarı buldu. Selam verdi selam aldı ve gayet üzgün ve mahcup bir şekilde meramını anlatmaya başladı: Efendim, aşağılarda bir yerde dere kenarına oturdum, elimi yüzümü yıkarken kıpkırmızı bir elma gördüm ve nefsime yenildim onu yedim. Sonra aklım başıma gelince elmanın sahibini bulup helallik alayım istedim. O elma herhalde sizin bahçeden düşmüştü dereye lütfen bana hakkınızı helal ediniz, yolcuyum bir an evvel gitmem gerekiyor…

 

İhtiyar adam gözlerini genç adamın üzerinden hiç ayırmadan büyük bir dikkat hali içersinde dinledi, dinledi, dinledi ve bir şartla hakkımı helal ederim, dedi. Genç adam heyecanlı bir şekilde, nedir efendim şartınız hemen yerine getireyim ve yoluma gideyim… Yaşlı adam tebessüm etti, gözleri çakmak çakmak parladı, içini bir serinlik kapladı ve dedi ki: yedi sene yanımda bu bahçede çalışırsan ancak o zaman hakkımı helal ederim. Genç adam tuhaf oldu. Kendini bir an bilemedi. Düş müydü gerçek miydi bir an kestiremedi ve ihtiyar adamın nurani yüzüne baktı, gözlerindeki derin melali sezer gibi oldu ama ihtimal veremedi ve düşünmeye başladı. İçinden dedi ki, ben bu haram lokma ile nereye giderim nerede kimin yüzüne bakarım… Böyle düşünürken teklifi kabul etmek zorunda olduğunu anladı. Kabul, dedi. Ama yedi senenin sonunda giderim, dedi. Böylece sözleştiler. Böylece bahçeye bakmaya başladı genç adam. Güzel ve bakımlı bir bahçeydi. Verimli bereketli bir bahçeydi, önünde de temiz ve berrak suyuyla bir dere akıyordu o derenin suyuyla da bahçeyi suluyorlardı.

 

Bir defasında ihtiyar adam genç adamdan üzüm istedi, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. İhtiyar adam; “Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle ekşi üzüm getiriyorsun?” demekten kendini alamadı. Genç adam mahcup olmuş; “Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!” diye cevap verdi. İhtiyar adam; “Sübhanallah kaç yıldır bağdasın, bahçedesin, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun” diye serzenişte bulundu; “Niçin onlardan yemedin?” deyince; “Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz. Yiyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu?” cevabını verdi. İhtiyar adam onun bu hâline hayran kaldı. Derin düşüncelere daldı.

 

Vakit, zaman nedir ki doğan güneş çıkan ay derken yedi sene gelip geçti ve vakit tamam oldu. Ayrılık günü gelip çattı. Genç adam ihtiyar adamın önünde tevazu ve nezaket içinde durdu ve efendim dedi sanıyorum sözleştiğimiz vakit tamam oldu. Bana izin veriniz artık yoluma revan olayım… İhtiyar adamda gene ilk gün karşılaştıkları gibi bir hale büründü ve dedi ki: evet evladım sözleştiğimiz vakit tamam oldu lakin benim bir şartım daha var onu da yerine getirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin. Genç adam gene ilk günkü heyecan ile söyleyin şartınızı efendim yerine getireyim ve biran evvel yoluma revan olayım, dedi…

 

Bir kızım var, dedi, ihtiyar adam. Gözleri görmez, kulakları duymaz, zavallının dili var konuşamaz ve üstelik bir ayağı da topal bir yere gidemez, onunla evlenirsen hakkımı helal ederim. Şaştı kaldı genç adam. Ne diyeceğini bilemedi. Ne yapacağını kestiremedi öylece kalakaldı ihtiyar adamın karşısında. Yedi yıldır bu bahçedeydi ve bir an dahi olsun böyle bir kızdan haberi yoktu. Zaten onun yattığı yeri, yediği yemeği ayrı bir yerdeydi. Kendine ayrılmış bahçenin bir köşesindeki küçük evdeydi. Gerçi ihtiyarın evine yakın yerde ayrı bir bahçesi vardı ama oraya ne gitmiş ne kimse davet etmişti. Öyle uzaktan görünüyor ve çeşitli çiçek kokuları yayılıyordu etrafa. Envai türlü kuş konup göçer veya orada yuva kurardı. Kuş cıvıltıları bahçeyi şenlendirir yürekleri dinlendirirdi. Bir de bahçede bilhassa seher vakitlerinde bülbüller şakıyor nağmeleri etrafa yayılıyor hatta semayı âlâya çıkıyordu… Bir de sanki kulağına çalınan ve ona hissettirilen kırmızı bir gülün olduğuydu. O çok güzel bir güldü. Bu civarda eşi benzeri olmayan bir gül. Öyle bir şey işte… Düş mü gerçek mi o da bilmiyordu…

 

Sonunda ihtiyar adamın teklifini kabul etti. Güllerin, envai çeşit çiçeklerin olduğu has bahçeye buyur etti ihtiyar adam. Bunca yıl burada çalışmış lakin bu bahçenin kapısından adımını atmamıştı. İçeri girdi, aydınlık tertemiz bir odaya alındı. Yüzü çok güzel yeşil renkli ipekli kumaş ile örtülmüş bir kızcağız köşede oturuyordu. Benim kızım dedi ihtiyar. Haydi, artık nikâhınızı kıyalım. Gene iki nurani yüzlü ihtiyar selam verip içeri alındılar. Bu nikâhın şahitleri olacaklardı. İhtiyar adam güzel dualarla, hayırlı temennilerle nikâhlarını kıyıp nurani yüzlü ihtiyarları şerbet ikramı için bahçeye buyur etti. Gençler halvet olacaklardı.

 

Genç adam çaresiz kızın yüzündeki örtüyü hafifçe kaldırdı. Ne görsün, dünyanın en güzel gözleriyle ona bakan güzeller güzeli bir kız duruyor. Kızın gözlerini derya sandı ve kayboldu o gözlerin içinde. Meğer gözleri harama bakmaz, dili yalan söylemez, kulağı kötü sözleri işitmez ve ayağı kötü yola gitmezmiş kızın. Genç adamın şaşkınlığı geçince, suphanallah, dedi, suphanallah. Böylece has bahçenin bülbülleri şakımaya devam ettiler bir ömür boyu…

 

Bir önceki yazımız olan Mehmet Niyazı derse önemlidir: Osmanlı tarihi uyduruktur! başlıklı makalemizde mehmet niyazi ve osmanlı, mehmet niyazinin osmanlı bakışı ve mehmet niyazı hakkında bilgiler verilmektedir.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret