Category Archive: Deneme

Bazen Bir Sevdiğine Rastlarsın

Bazen bi sevdiğine rastlarsın,

Unutulmuş bir bavulu karıştırırken,

Fazlaları atayım derken evin köşelerinden,

Gelip geçerken çalıştığı binanın önünden. Devamını Oku

Share

Barnabas İncili’deki Büyük Sır Ne?

Üzgünüm size bu konuda yardımcı olamayacağım. İsterseniz google amcamıza başvurarak merakınızı giderebilirsiniz.
Benim yazımda bu başlığın işi ne derseniz, hemen konuya geliyorum.
Evrendeki gizemler, anlaşılmaz olaylar, tarihin gizemli konuları her zaman bizim ilgimizi çekiyor. Nerede bir uzaylı haberi görsek, nerede gizemli bir şahsiyetin hayatınan denk gelsek hemen merakımızı cezbediyor. Peki asıl merak etmemiz ve cevaplarının peşine düşmemi gereken hakiki gizemlerimizin peşinden gitme konusunda nasılız?
Bizden önceki insanlığın deniz fenerleri olan düşünen erdemli filozoflar “Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” şeklinde özetledikleri bir soruyla varlık meselelerine kafa yormuşlardır. Sadece onlar değil elbet, bilgeler, peygamberler, hakiki hayat liderleri hep bu meseleye dair sorular sormuş ve cevapların peşinde düşmüşlerdir.
Modern dünyanın dikte ettiği yaşam şartlarıyla içsel dünyasını bir türlü barıştıramamış nesiller olarak artık şapkayı önümüze koyup meselelerimize kafa yormamızın zamanı geldi. Akıp giden hayatın hızı karşısında şaşkına dönüp aynayı kendi ruhumuza ve ruhumuzun sorularına hiç çeviremediğimiz gibi bir durum var ortada.
En temel meselelerimizde taklitçi ve takipçi bir yaşayış içindeyiz. Kişisel devrimlerimizi başlatacak cesareti bir türlü gösteremiyoruz. Şimdi bi düşünelip hayat, hayat öncesi ve hayat sonrasına dair bütün inançlarımız, inandıklarımız bize öğretilenlerden oluşuyor. Doğduğumuz günden beri temel problemlerimizle değil eşeğin gölgesi ile ilgeniyoruz. Eşeğin gölgesi ne dersiniz onu da anlatayım yeri gelmişken.
Atina’da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar, ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes, ‘Bir hikaye anlatıp ineceğim.’ der ve anlatmaya başlar: 
‘Uzun zaman önceydi, bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara’da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken
öğle sıcağı bastırdı, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi, ‘Sen çekil gölgede ben oturacağım.’ dedi. Eşeğin sahibi itiraz etti: ‘Ben oturacağım, çünkü eşek benim.’ Delikanlı ‘Ama ben eşeği kiraladım.’ deyince, eşeğin sahibinden ‘Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil.’ cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı.’
Hikayenin tam burasında Demostenes kürsüden iner yürümeye başlar. Dinleyiciler, ‘Sonunda ne oldu, sonunu anlat.’ diye bağrışmaya başlayınca ünlü filozof kürsüye döner:‘Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz.’ dedikten sonra kürsüden iner, yürür gider…

Kişiliğimiz malasef eşeğin gölgesi meselesine kafa yoranların kurguladıkları inanç sistemi esasları, eğitim sistemi öğretimi ile şekillendi. İnsanın en özgür olması gerektiği zamanlarımızda özgür olamıyoruz. Okullarımız bizi bir ezber yuvası ve birer bilgi hamalı yapmakta. Daha da acısı yaratıcının hiç bir şekilde değer biçilemeyen bir akletme özelliği ile bizi dünyaya göndermesine rağmen bunu hep ihmal ediyoruz. İnsan olmaktan övünç duyduğumuz ve diğer canlılardan düşünebildiğimiz için üstün olduğumuza inandığımız halde neden düşünmüyoruz?
Neden öğretilen ezber bilgiler, taklitçi inançlar, insan ruhundan uzak yaşam prensipleri ile yaşıyoruz?
Neden hayatımızın sorularının peşine düşme cesaretini gösteremiyoruz?
Neden kendi varlık sorunlarımıza üreteceğimiz cevaplarımızın peşine düşmüyoruz?
Soru sormak düşünme okulunun ilk dersidir. Sorusu olmayanların cevapları hiç bir zaman olamaz. Sorularının peşine düşen insan kendi insanlık serüveninin gizemini çözebilecek yegane insandır. Başkasının cevapları onların kendi sorularının cevaplarıdır. Bizim sorumuza bulacağımız en doğru cevap kendimizin üreteceği cevaptır.
15 yılı geçen bir eğitim sürecini göze alarak meslek sahibi olabilen; 40 yılını bir işte harıl harıl çalışarak emekli olabilen bizlerin, kendi hayat meselelerine zaman ayırması, onları çözüme kavuşturması zor olmasa gerek.
Bu gün yapmamız gereken ilk şey, kendi sorularımızı sormak.
“Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” sorusuna kendi sorularımızı eklemek.
Ve cevaplarımızı bulmak için muhteşem akıl nimetinden faydalanmaya başlamak.
Böyle gelmiş böyle gider değil, böyle gelmiş böyle gitmeyecek, demek.
Sürüden ayrılanı kurt kapar değil, kurtla kapışmayı göze alabilmektir yaşama cesareti, demek.
Karar bizim. Ya Barbanas’ın İncili’nin gizeminin peşinden gideceğiz, ya kendi gizemimizin. Bu güne kadar yaptığımız ezberci yaşamaya, taklitçi inanmaya bir son verip, özgür ve özgün bir birey olarak hayatımızın peşinden koşturacağız.
Eşeğin gölgesi meselesine gelince, sevgili hukukçu dostum Cengiz Öz, kiralayanın malı tüm hakları ile kiraladığı için eğer sözleşmede ek bir madde bulunmuyorsa (gölgesi şu kişiye aittir gibi) gölgesinin de kiralayana ait olduğu bilgisini verdi.
Bakın bir sorunun cevabını hallettik. Darısı diğer sorularımızın başına…
Sorularla dolu bir bir başlangıç diliyorum hepimize…
sensizkelimelersozlugu.blogspot.com
Share

Uzun Hikaye’nin Kısa Hikayesi

*
Yıllar önce Okuma Günlüğü programına konuk aldığım Mustafa Kutlu’yla o günlerde yeni çıkan Uzun Hikaye’yi uzun uzun konuşmuştuk. O latif anlatımıyla anlattıkça filmin hikayesi kafamda canlanmış ve ‘Bundan ne güzel bir film olur.’ diye düşünmüştüm.
O zaman Mustafa abiyi dinledikçe benim Sosyalist Ali’m olan İsmail eniştem canlanmıştı gözümde. Silahını temizlerken yanlışlıkla küçük kızını vuran, bu yüzden uzun süre İstanbul’da hapishanelerde yatan İsmail eniştem, 12 Mart darbesinin mağduru düşünce suçlularıyla paylaştığı koğuşundan, eşitlikten, adaletten bahseden bir adam olarak geri dönmüştü köye. Bir taraftan eski mahkum kontenjanından girdiği madende ter döken diğer tarafta köydeki ağalık düzenine baş kaldıran İsmail eniştem malasef Bulgaryalı Ali gibi trene atlayıp bir başka diyara gitme şansına sahip değildi.
Her ne kadar aylık izninde Zonguldak’taki madenden köye gelmek için tren kullansa da, onun tren macerası bu kadardı. Her gün ütülettiği beyaz gömleği, bol paçalı pantalonu, düzgün taradığı kızıl saçları ile sanki köye Ankara’dan ziyarete gelmiş mühim bir şahsiyet gibi dolaşırdı köy meydanında.
Ömrümde ik defe Che’yi, Marx’ı, Nazım Hikmet’i ondan duymuştum. O hapishanede dinlediklerinden kendine göre doğru olanları almış, bunları hiçbir zaman din ile çatışan düşünceler olarak görmemişti. Her daim namazında niyazında olan İsmail eniştem 40 yıldır muhtar olan Şahin ağaya birçok konuda kafa tutardı. Özellikle kömür dağıtımı, mahsul paylaşımı, sınır belirleme gibi konularda haksızlığa uğrayanlar hemen İsmail enişteme koşarlar, o da kendi hakkının peşinden koşar gibi köydeki bu garibanların haklarını Şahin ağaya karşı savunurdu.
Daha sonra bir mesele jandarmaya intikal edince zaten adı “namazlı kömüniste” çıkmış İsmail enişte apar topar karakola götürülür. Orada koruyup kolladığı köylü, 3-5 kuruş aldığı Şahin ağayı tutunca epey bir azar işitir, aşağılanır. İtilip kakılmadan sonra da sabaha kadar küçücük bir hücreda ayakta bekler.
O günden sonra İsmail eniştem kendi yalnızlık trenine binip içindeki bir başka istasyona gidip orada yaşamaya başlar. Pek ortalığa çıkmaz, kendi işine gücüne bakardı. Kısa bir süre sonra da traktörüyle yaptığı bir kazada hayatını kaybetti.
Çok büyük bir aşkla birbirlerini seven halam ve eniştemin ayrılıkları fazla uzun sürmedi. Halam da kocasını kaybettikten sonra beyin kanaması geçirip vefat etti. Mezarlarını ziyaret ettiğim bir yaz tatilinde tanımadığım biri yanıma yaklaşıp ‘Dünyadan iyilerin erken gitmesine örnek mi istiyorsun, işte bu adam.’ dediğinde eniştemin bu dünyada yapacağını yaptığını anlamıştım.
Onun hikayesinde önemli bir detay daha vardı. Hapishane günlerindeki, koğuşunda çiçek büyütme, avluda kuş besleme alışkanlığını köyde de sürdürmüştü. Evin 20 basamaklı merdiveninin her basamağında büyük yağ teneke kutularında rengarenk çiçekler, pencerelerin önündeki küçük konserve ve salça kutularındaki sevimli menekşeler ile yarış ederdi. Günün belli saatinde gelen kuşları elleriyle besler, köylüler tüfekle kovaladıkları bu küçücük kuşların İsmail eniştemin ellerine konmasına bir anlam veremezdi. Onun için bir çiçeği sevmekle, bir kuşu sevmekle, bir insan sevmek arasında hiçbir fark yoktu.
Şahin ağa eniştemden çok sonraları 100 yaşını devirmiş ve kaybettiği hafızasıyla dünyaya boş boş bakarak hayata gözlerini yumdu. Ondan geriye kalan ise sararmış sapsarı bıyıklarıyla hiç durmadan içtiği sarma sigaraları ve yörenin en meşhur beyaz atı oldu.
Yıllar sonra ilçedeki bir fotoğrafçının vitrini süsleyen taranmış saçlar, jilet gibi traş ve kahverengi takımla Ayhan Işıkvari bir pozla enştemi gördüğümde saşırmıştım. İçeriye girip ‘Bu benim eniştemin resmi, size kim verdi?’ dediğimde ‘Kimse vermedi, eski resimlerimizin arasında bulduk, çok güzel bir duruşu olduğu için koyduk.’ cevabını almıştım. İsmail eniştenin güzel duruşu yaşarken pek anlaşılamasa da, öldükten on yıllar sonra en azından fotoğrafçı vitrinlerinde gelen geçen herkesçe takdir görmeye başlamıştı.
Kenan İmirzalıoğlu; Uzun Hikaye’deki artist duruşuyla, haksızlığa baş kaldıran çıkışlarıyla, hem cumaya gidip hem de emekçi olmasıyla muhteşem rol yeteneğini konuşturuyor. Lakin İsmail eniştem tüm bunları hiç rol yapmadan doğaçlama yaşayan bir adamdı.
Hepimizin hayatında Bulgaryalı Ali’nin rol kestiği karakteri anımsatan birileri olduğuna eminim. Mustafa Kutlu sadece gördüğünü yazan bir yazar olarak yanıbaşımızdaki insanların hikayelerini içten kelimelerle anlatırken, Osman Sınav da bu kahramanları tüm gerçekliği ve sahiciliği ile sinema salonlarında bizlerle buluşturuyor.
Derim ki; Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikayesi’ni okuyun, Osman Sınav’ın Uzun Hikayesi’ni izleyin ve en önemlisi kendi uzun hikayenizi yaşayın.
Bir gün birisi de sizin uzun hikayenizin kısa hikayesini anlatılır belki, kim bilir…
Share

Aşk Bilgisi

 

 

 

 

 

 

 

 
‘ne olursan ol gel’ deyince mevlana,
ne olduğumu bileyim diye,
gittim yunusun kapısına.

‘ilim kendin bilmektir’ deyince,
‘ilim nerde’ diye sordum peygambere,
dedi ‘ilim öğrenmen için gitmelisin gerekirse Çine’.

vardım ‘bana bir harf öğretenin
40 yıl dostu olurum’ diyen aliye,
diz çöktüm fuzulinin rahlesine:
‘aşk imiş her ne var alemde,
ilim bir kiyl-ü kal imiş’ deyince bildim,
aşkı bilen kendini bilirmiş.

Adem Özbay

Share

Aşk Yemini

 

 

 

 

 

 
‘bir daha seversem,
valla eşekle çıkarım minareye” diye
etmiştim bir yemin bir zamanlar.

bir gülüşe bozunca yemini,
kefaret için vardım
hocaefendinin huzuruna kırıp dizimi.

dedim ‘hocam böyleyken böyle,
e eşeklede çıkılmaz minareye,
ne yapmam lazımdır sen söyle’.

dedi hocaefendi hafiften bir tebessümle:
-hiç aşık olmamış birisiyle çıkarsan minareye,
kefaret gerekmez sevmeye.

Adem Özbay

Share

Sen misin?

sen misin,
geldiğinde camıma tıklayan kuş gibi canıma tıklayan.
kapımı açtığımda rüzgar gibi yüzüme dokunan serinlik,
sen misin.

sen misin,
ağladığımda gözyaşlarımı kurulamak için,
beyaz mendilini alıp gelen kardelen çiçeği.

sen misin,
saçlarıma değip geçen,
gökkuşağı gibi rengarenk gülümseyen.

sen misin,
bir çocuğun kanayan dizini öpen anne gibi,
şefkatle öpen beni.

sen misin,
gönlüm seni ararken,
bir ağacın arkasına saklanıveren.

Adem Özbay

Share

Biliyorum Uyuyorsun Şimdi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Biliyorum uyuyorsun şimdi,
Yanağında yastığın izi,
Saçların dağılmış yatağa,
Ayakların isyan etmiş yorgana,
Kocaman bir tebessüm var dudaklarında,
Ben ki binip ayın bir ışığına,

Gelmeliyim hemen yanıbaşına,
Seyretmeliyim seni doyasıya,
Sarıp kollarıma…

Adem Özbay

Share

Rahmetlinin de Beyni Vardı!

 

Sokrates bir gün derste öğrencilerine birer beyaz kâğıt dağıtır ve üzerine bir daire çizmelerini ister. Dairenin tam ortasına da bir nokta koymalarını söyler.

-“Büyük mü yoksa küçük mü bir daire çizdiniz?” diye sorar.

Bazıları küçücük bir daire çizerken bazıları tüm kâğıdı doldurmuştur. Ve sonra, Sokrates;

-“Dairenin, tam ortasındaki nokta sizsiniz. Daire ise sizin yaşadığınız hayata koyduğunuz sınırlamayı temsil eder. Siz kendi dünyanızın merkezisiniz. Şimdi daireyi silin. Geriye sadece nokta kaldı. Şimdi sınırı olmayan bir dairenin merkezindesiniz…

 

 

Hiç düşündünüz mü? Sınırlarınız nereden geçiyor? Evinizin ve işinizin geçtiği bir dairenin içinde mi yaşıyorsunuz? Her zaman istekleriniz, arzularınız, emelleriniz sizden ne istiyorsa yaşam çemberiniz onlar mı oluyor?

Hiç etrafınızdaki daireyi silmeyi denediniz mi?

Merkeze özgürlüğünüzü, aklınızı alarak sonsuz bir daire içinde olmaya çalıştınız mı? En azından iyi bir okul kazanmak, iyi bir iş bulmak, iyi bir ev, iyi bir eş bulma çabası kadar, kendinizi özgürleştirme ve aklınızı kullanmaya çalıştınız mı?

Bunun cevabını size yaşam aynanız verecektir. Şöyle bir aynanın karşısına geçin. Ama bedeniniz değil, aklınızı başınıza aldığınız o günden bu güne kadar geçen günleri aynada bir izleyin. Düşünün en son ne zaman kendi özgür iradenizle karar aldınız. Toplumun, beklentilerin, ailenin, etrafının istediği gibi değil de %100 kendi keşiflerinize göre yaşadınız hayatı. Hep başkalarının dedikleri üzere yaşadığımız bir hayatımız oldu.  Her zaman toplumun beklentilerini karşılamak için yaşadık.

Peki nereye kadar böyle yaşayabiliriz?

Harika bir beyin ve harika bir kalbi ne kadar daha atıl, hiçbir işe yaramadan köşede bırakabiliriz. Milyarlarca dolarınız olsaydı onu bir çukurun içine gömüp, orada çürüyüp heba olmasına göz yumabilir miyiz? Peki aynı şeyi bırakalım milyarları, trilyonları versek vermeyeceğimiz beynimiz ve kalbimize yapıyoruz.

Beyin ve kalp

O beyin ki insana düşünmeyi öğretir. Evrenin tüm sırlarına ışık tutar onun azmi. Bugün galaksiler ötesini izleyebiliyorsak, denizlerin binlerce metre altına gidebiliyorsak hepsi aklın biz insanoğluna sunduğu nimetlerden çok azı.

O kalp ki insana sevmeyi öğretir. Onunla severiz, hayatı, kendimizi, dostlarımızı, insanları, evreni, canlıları… Açan bir çiçeğin yaptığı o harika dansı, uçan bir kuşun kanatlarının zarifliğini, doğan güneşin muhteşemliğini hepsini kalbimiz hissettirir bize.

İşte dünyanın bütün zenginliklerine değişmeyeceğiz iki hazinemiz. Ama ikisi de sessiz sedasız bir köşede bekliyor.

Zaman aklımızı ve kalbimizi uyandırma zamanıdır. Hayatımızı ve kendimizi sorgulama zamanıdır. İnançlarımızın sahiciliğini sorgulama zamanıdır. Bizden öncekilerin gelip koca koca kitaplarla beynimizin içini çevirdikleri çöplüğü bir gül bahçesine çevirmek zamanıdır.

Sürüde ayrılanı kurt kapar mı?

Hiç kimsenin, hiçbir ideolojinin, hiçbir inancın, hiçbir yönetimin, hiçbir toplumun bize enjekte ettiği bilgilerle hayatımızı yaşamayacağız. Tüm bilgilerimize en büyük nimetimiz akıl ile kalp ile kendimiz ulaşacağız. Aklın gücü her şeye yeter. Bakmayın siz “Düşünüp te kafayı mı yiyeceksin” diyenlere. Bakmayın siz “Sürüden ayrılanı kurt kapar.” diyenlere. Sürünün içinde çobanın çaldığı kavalı dinleyerek çürüteceğimiz bir ömürden bin kat daha iyidir kurtla savaşmak.

Şunu unutmayalım, kim etrafındaki daireyi silme cesaretini gösterdiyse dünya onları bu gün gıpta ile yad etmektedir. Edison, Newton, Sokrates, Einstein, Mevlana, Yunus Emre ve daha niceleri sadece başkalarının doğrularını kabul etmedikleri için, kendi akıllarının gösterdikleri yolda yürüdükleri için hem kendilerini değiştirdiler hem de dünyayı.

Galileo herkesin tersine “dünya dönüyor” dediği için bu gün modern bilimin önderlerinden biri oldu. Galileo bunun peşine düşmeseydi kim bilir ne kadar süre sonra bu gerçekleri keşfedebilecektik.

Kendi dünyamızın gerçeklerinin peşinden koşmaya başlamanın zamanı geldi de geliyor bile. Uyanık, dikkatli, maceracı, keşfeden, üreten, birey olabilen, özgür bir insan olmanın zamanı geldi. Elimize savaş değil düşünce baltalarını alıp bilgisizlik, cehalet, kopyacılık, ezbercilik, banenecilik düşmanına saldırmanın zamanı geldi.

Beynini özgürce kullanmayan, düşünmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, yenilenmeyen insan yaşamayan insandır. Ben, sen, o, biz, siz, onlar… Her kim aklına sahip çıkmıyorsa, aklının sözünü dinlemiyorsa ve aklını başkalarının emrine amade etmişse, hiç kusura bakmasın, hayatı çoktan sonlanmış, cenaze namazı kılınacak hale gelmiştir. Bize sorulacak şu soruya nasıl olsa ezberimizde var, ne cevap vereceğimizi biliyoruz: – Hakkınızı helal ediyor musunuz?

Biz ediyoruz da imam efendi, bakalım beyni, aklı, kalbi, vicdanı ona hakkını helal ediyor mu? Biz etsek nolur etmesek nolur, insanın en büyük hesabı öncelikle kendisiyle olacaktır.

Kendimizi aklımızla helalleşebilecek hale getirmeliyiz.

Hem de çok acil olarak…

Öncelikli, en öncelikli iş olarak…

Hayatı bir ölü gibi yaşamamanın ilk gününe “merhaba” demeye ne dersiniz?

 

Adem Özbay

ademozbaya@gmail.com

Share

Öyle Olsun

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öyle olsun,
Bu şarkı biter bitmez git,
Kapıyı kapatma arkandan,
Gözlerim seninle gelsin.
Öyle olsun,
Bu hayat biter bitmez gelirim yanına,
Mezarımı kapatmasınlar toprakla,
Seni görmeden dalmayayım sonsuz rüyaya.

Adem Özbay
Share

Aşkveriş Listesi


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir kilo çay, biraz şeker,
Demlik var evde, su da bulunur elbet,
İçeçeğim dumanı tüten çaydan,
Sezen Aksu’dan şarkılar dinleyerek,

Gideceğim ne zaman biterse son yudumum,
Özledim demek böyle olur mu diyeceksin,
Sensiz çay içmek nasıl oluyorsa,
O da oluyor işte,
Özledim ulan özledim seni böyle.
Adem Özbay

 

 

 

 

Share

Bu Hayat

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu Hayat

Sevgilim,
Yağmur yağabilir,
Kuşlar uçabilir,
Çiçekler açabilir,

Hiç bir fikrim yok ama,
Bu hayat yaşanabilir.
Adem Özbay
Share

Ben Seni Sevemem Sevgilim

 

Her gün ajanslardan dillendikçe insanın insana düşmanlığı haber olarak,

Dağlarımızda ölüyorken masum gencecik adamlar,

Sokaklarımızda coplanıyorken memuru, işçici, öğrencisi,

Başın örtülü diye ayrılıyorsa kadınlar bir başka köşeye,

Açık saçık diye ayıplanıyorsa genci yaşlısı,

Aç aç uyuyan bir çocuk varsa memleketin dört bir yanında,

Gözyaşları beyhude yere akıtılıyorsa anaların,

Kalkıyorsa arsız bir el masum bir kadının yüzüne,

Kandırılıyorsa ideoloji, inanç adına nice güzel insanlar,

Yorgunsa benim memleketimin gayri resmi tarihi,

İhalelerde pasta niyetine yeniyorsa yetim hakları,

Kardeşlik, dostluk, vefa taşınmışken bizim semtten,

Ben seni sevemem sevgilim.

 

Taş atsam Küdüs’e döner kalbim, gül atsam Hallaç’ın masum yüzünde biriken kanlara,

Mermi sıkamam, düşman da olsa öldürmek yakışmaz insan olana,

Kucaklayamamam zalimi, öbir yanağımı çeviremem zulme,

İsyan ederim, alıp başımı giderim,

Kimseyi bırakamam geride.

Ben seni sevemem sevgilim.

 

Ne zaman ki özgür bir ülke olur kalbimizin hudutları,

Ne zaman analar ağlamaz, çocuklar taş atmaz,

Ne zaman aykırı sözler söyleyenler coplanmaz, mahkemelerde yargılanmaz,

Ne zaman merhamet yer içer memleketimin insanları,

Köpeğini bile sahipsiz bırakmaz sokakta,

Ne tinercisi ne evsizi kalır dışarda,

Ne zaman ki işçisi patronuna eş olur haklarda,

En garibi en zengiyle aynı saygıyı görür toplumda,

Özgür oluruz, özgürlük şarkılarımız olur dudaklarımızda,

İşte ben o zaman sevgilim,

İşte o zaman,

Severim seni.

 

Adem Özbay

 

Share

Beni Düşün Sevgilim

Beni düşün sevgilim,
Bir kuş uçup giderken başının üstünden,
Bir kuş gibi severim seni ben,
Kalbimin tüm özgürlüğünde.

Beni düşün sevgilim,
Bir tren gelip geçerken yanıbaşından,
Bir tren gibi severim seni ben,
Arkasına bakmadan gelen.

Beni düşün sevgilim,
Bir yağmur yağıp dururken gökyüzünden,
Bir yağmur gibi severim seni ben,
Hasretin kuraklığını bitiren.

Beni düşün sevgilim,
Bir çiçek açıp dururken yanıbaşında,
Bir çiçek gibi severim seni ben,
Hiç yorulmadan dimdik ayakta.

Adem Özbay

Share

Bekle Beni Sevgilim

Bekle beni sevgilim,
Gelemezsem eğer,
Bir gün mecnun gibi gelirim mezarına,
Bir gün kerem gibi gelirim ateşine,
Ölümse ölürüm,
Bu kalp durmaya gelmedi mi bu dünyaya,
Yoluna feda edip gelirim.

Bekle beni sevgilim,
Gülümsediğinde bahar yüzünle,
Bir buluta takılıp gelirim,
Ağladığında gözlerinden akan her damla yaşa,
Bir kuş olup konar olup gelirim.

Bekle beni sevgilim,
İsmailin boynuna değen bıçağı,
Ferhatın körelmiş kazmasını,
Yüklenirim acılarıma,
Dağları aşıp yine de gelirim.

Bekle beni,
Bekle beni sevgilim,
Kara kaşlarına hayran olmaya gelirim,
Aşk fermanını boynuma asıp gelirim,
Gelirim,
Menekşeler çarpsın ki sevgilim,
Sevmeye gelirim.

Bekle beni sevgilim,
Ayrılıkları çiğner gelirim,
Sensizliği ezer gelirim,
Hasret türkülerini söyler gelirim,
Gamzene kurban gelirim,
Ömrüne dua gelirim,
Saçlarına rüzgar gelirim,
Gelirim,
Gelirim sevgilim,
Bekle beni sevgilim.

Adem Özbay

Share

Memleketimin Kısa Tarihi


biliyorum yaşamak yoruyor bizi,
timsahlar da bekliyor her ırmağın başında,
karşıdan karşıya yeşilde geçiliyor,
oysaki mavidir uçmanın rengi,
hem kazak örmüyor anneler çocuklarına artık,
çin işi kazaklar ne kadar ısıtırki bizi.
oysaki sobanın başında masallar dinledik biz,
uçan ejderhalar yoktu ya da kötü kalpli cadılar,
keloğlan yetişirdi kimin başı sıkışsa,
kim sevse kavuşurdu,
kim iyilik yaparsa bulurdu karşılığını.
sokaklarımızda dondurmacılar olurdu yazın,
kışın naylon poşetlerle kayardık tepelerden,
halı kenarlarına overlok yapılırdı,
dünyanın yuvarlak olduğu bilinmeden,
kral fm dinlerdi tüm teksilci kızlar,
yusuf ile züleyha okuyup,
yusuf’unu beklerdi islamcı kızlar,
o zamanlar müslümanlık daha güzeldi,
dedem gerçek sanırdı mesela tgrt bant tiyatrolarını,
hamzayı öldürdüler diye ağlardı her dinleyişinde uzun uzun,
sonra kemalist kızlar vardı,
sırf deniz gezmiş giydi diye,
parkalar giyerlerdi uzun uzun.
severdim ben hepsini, kızları güzeldi memleketimin,
gerçi necip fazıl’ı seven nazım’ı sevmezdi,
ikisi de adam gibi adamdı oysaki,
yanlış doğru inandıklarını yapmışlardı,
zekir müren topuklu ayakkabılar giyerdi,
ama hakkını vermek lazım,
güzel de söylerdi,
sonra ahmet kaya ‘bedirhan, nazlıcan ve suphi’ derdi,
bir de ahmet muhip dranas,
‘ne güzel komşunuzdun sen fahriye abla’,
fahriye benim hala kızımdı,
ona yazılmış zannederdim bu şiiri,
iyiki ona yazılmamış,
yoksa babası onu duman ederdi,
zira babasının on yıl hapis yatmışlığı vardı.
memleketim çok güzeldi,
hala da güzel,
ölmese dağlarında insanlar,
yollarında kurban olmasa nice canlar,
kızları saçlarını savursa anadolu rüzgarlarında,
delikanlıları tesbihlerini sallasa kaytan bıyıklarıyla,
bilsek kadrini kıymetini insan olmanın herşeyden önce,
kalmasa aramızda ayrılık gayrılık,
ne türk ne kürt ne alevi ne sünni,
ne dindar ne kemalist ne atetist,
bunlar boş işler, üzmeyelim birbirimizi,
şu aşk var ya şu aşk,
tüm bu ayrılıkların gönüllerine su serper,
sevelim sevilelim demiş bir büyük adam,
ben de ekliyorum üstüne,
sevelim sevilelim, sevilmesekte sevelim,
şu kısacık fani hayat sonlanıncaya kadar,
budur işte tüm dertlerimize tek ilaç.

Adem Özbay

Share
Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret