Category Archive: Öykü

Birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı…

sevgiliyi-beklemek

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.

Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş. Devamını Oku

Günün Yazarı: Münire Danış

munire-danis-sozleri

Münire Danış benim kalemine kulak kabarttığım bir yazar. Az fakat öz yazanlardan. Hadi gelin Kırık Aynalar isimli güzel hikayesini birlikte okuyalım. Devamını Oku

Aynada Sen

 

 

 

 

 

 

 

 

 
ne kadar uzakta olursan ol,
bir rüzgardır senle mesafemiz,
bir yıldızdır geceleri gözlediğimiz,
bir şarkıdır birbirimizden habersiz,

dudağımıza düşürdüğümüz.

bir çiceğin boynu ağrısa güneşe bakmaktan,
bizim kalbimize yaslanır.
bir kuşun kanadı yorulsa ordan oraya uçmaktan,
ellerimizde soluklanır.

her soruya adını yazıyorum cevap niyetine,
yıldızlı peki veriyor aşkın öğretmeni.
uzaktayım, uzaktasın sanma,
seyrediyoruz ya hep birbirimizi aynalarda.

Adem Özbay

Sen Benim Vatanım

sen benim vatanım gibisin,
kara parçam göğsündür, başımı yasladığım,
denizlerim gözlerindir, uçsuz buçaksız açıldığım,
senin toprağında doğdum, sıcak bir bahar sabahıydı,

ne zaman ölsem kucağında yine bahardır ölüm bana.

vatanım gibisin kimliğimde anne baba adımdan sonra senin adın gelir,
doğduğum yerimsim, doğduğum tarihimsin,
bütün savaşları senin için çıkardım,
bütün barışlarda senin ellerini tuttum öyle yumuşadım.

sen benim vatanım gibisin sensiz nereye aitim bilemedim,
öksüz bir kuş gibi dolaştım yeryüzünde,
ülkende huzura erdi huzursuzluğum,
saçlarını bayrak sayıp marşımı okudum her sabah uyandığında.

özgürsem sen benim vatanım gibisin de ondan.
yıldızlara bak dolaşıp duruyor alnının ortasında,
sen benim vatanım gibisin sevgilim,
yürek kadar küçük sonsuz kadar büyük bir ülkede,
vatanım gibi seviyorum seni,
bir yurttaşın gibi.

Adem Özbay

Aşk Yemini

 

 

 

 

 

 
‘bir daha seversem,
valla eşekle çıkarım minareye” diye
etmiştim bir yemin bir zamanlar.

bir gülüşe bozunca yemini,
kefaret için vardım
hocaefendinin huzuruna kırıp dizimi.

dedim ‘hocam böyleyken böyle,
e eşeklede çıkılmaz minareye,
ne yapmam lazımdır sen söyle’.

dedi hocaefendi hafiften bir tebessümle:
-hiç aşık olmamış birisiyle çıkarsan minareye,
kefaret gerekmez sevmeye.

Adem Özbay

Memleketimin Kısa Tarihi


biliyorum yaşamak yoruyor bizi,
timsahlar da bekliyor her ırmağın başında,
karşıdan karşıya yeşilde geçiliyor,
oysaki mavidir uçmanın rengi,
hem kazak örmüyor anneler çocuklarına artık,
çin işi kazaklar ne kadar ısıtırki bizi.
oysaki sobanın başında masallar dinledik biz,
uçan ejderhalar yoktu ya da kötü kalpli cadılar,
keloğlan yetişirdi kimin başı sıkışsa,
kim sevse kavuşurdu,
kim iyilik yaparsa bulurdu karşılığını.
sokaklarımızda dondurmacılar olurdu yazın,
kışın naylon poşetlerle kayardık tepelerden,
halı kenarlarına overlok yapılırdı,
dünyanın yuvarlak olduğu bilinmeden,
kral fm dinlerdi tüm teksilci kızlar,
yusuf ile züleyha okuyup,
yusuf’unu beklerdi islamcı kızlar,
o zamanlar müslümanlık daha güzeldi,
dedem gerçek sanırdı mesela tgrt bant tiyatrolarını,
hamzayı öldürdüler diye ağlardı her dinleyişinde uzun uzun,
sonra kemalist kızlar vardı,
sırf deniz gezmiş giydi diye,
parkalar giyerlerdi uzun uzun.
severdim ben hepsini, kızları güzeldi memleketimin,
gerçi necip fazıl’ı seven nazım’ı sevmezdi,
ikisi de adam gibi adamdı oysaki,
yanlış doğru inandıklarını yapmışlardı,
zekir müren topuklu ayakkabılar giyerdi,
ama hakkını vermek lazım,
güzel de söylerdi,
sonra ahmet kaya ‘bedirhan, nazlıcan ve suphi’ derdi,
bir de ahmet muhip dranas,
‘ne güzel komşunuzdun sen fahriye abla’,
fahriye benim hala kızımdı,
ona yazılmış zannederdim bu şiiri,
iyiki ona yazılmamış,
yoksa babası onu duman ederdi,
zira babasının on yıl hapis yatmışlığı vardı.
memleketim çok güzeldi,
hala da güzel,
ölmese dağlarında insanlar,
yollarında kurban olmasa nice canlar,
kızları saçlarını savursa anadolu rüzgarlarında,
delikanlıları tesbihlerini sallasa kaytan bıyıklarıyla,
bilsek kadrini kıymetini insan olmanın herşeyden önce,
kalmasa aramızda ayrılık gayrılık,
ne türk ne kürt ne alevi ne sünni,
ne dindar ne kemalist ne atetist,
bunlar boş işler, üzmeyelim birbirimizi,
şu aşk var ya şu aşk,
tüm bu ayrılıkların gönüllerine su serper,
sevelim sevilelim demiş bir büyük adam,
ben de ekliyorum üstüne,
sevelim sevilelim, sevilmesekte sevelim,
şu kısacık fani hayat sonlanıncaya kadar,
budur işte tüm dertlerimize tek ilaç.

Adem Özbay

Kalbinin Adamı Ol!

Sevme diyorlar sana,
Canın yanarmış,
Yansın!

Hayal kurma diyorlar sana,
Gerçeklerden koparmışsın,
Kop!

Yalnız olma diyorlar sana,
Sürüden ayrılanı kurt kaparmış,
Kapsın!

Bilme diyorlar sana,
Öğrendikçe zorlaşırmış hayat,
Zorlaşsın!

Ağlama diyorlar sana,
Adamdan sayılmazmışsın,
Sayılma!

Sev, canın yansın, yandıkça aşkı bileceksin,
Bil, zorla hayatı, terini akıt yaşamanın,
Hayal et, gerçeklerden korkma, cesur ol,
Yalnız ol, sürüyü terk et, özgürlüğün yolcusu ol,
Ağla, adamdan sayılma, kalbinin adamı ol!

Adem Özbay

Sevgilim…

Sevgilim,
Bu sana ilk mektubum,
İlk kez sana kelimeler gönderiyorum kalbimin postasından,
Sana yazmak istedim çünkü seni sevdiğimi bil istedim.
Sevgilim,
Herkes yaşar, fakat bazıları gerçekten yaşar,
İşte onlar sevmeyi becerebilenlermiş.
Şimdi ilk kez anlıyorum bu sözün ne demek olduğunu:
“Sevmeden yaşanmış bir ömür beyhude yaşanmış bir ömürdür.”
İlk kez içimde bir coşku,
Kalbim sorsa bana mahşer günü “Ne yaptın benle?”
“Sevdim” diyeceğim,
Sevdim, sevmeyi en güzel nimet bilerek sevdim.
Ben ki,
Ne zaman sevmek konuşulsa içim cız ederek dinlerdim,
Sevmeden, seni bulmadan, seni bilmeden,
Gideceksem bu dünyadan,
Neden yaşamışım ben, neden nefes almışım o kadar boşu boşuna,
Diye içlenirdim her sabah, her öğlen, her akşam,
İçlenirdim, dillenirdim, küllenirdim…
Sevgilim,
Şimdi sana yazmak için öylesine doluyum ki,
Öylesine bilendim ki sana “seviyorum” demeye,
Gören içimde kocaman seviyorum kütüphanesi var sanır.
Seviyorum, seviyorum, seviyorum…
Sadece sevmek değil hem benimkisi,
Senin ellerini tutup yürüyorum gündüz her yere,
Senin gözlerinle bakıyorum nereye baksam,
Senin kelimelerin çıkıyor ağzından ne söylesem,
Senin nefesin doluyor içime,
Bedenime değip geçen her rüzgâr sen,
Kulağıma fısıldanan ne varsa sen,
İçimi ürperten, içimi hoş eden her şey sen,
Yağmur yağsa senden biliyorum,
Yıldızlar açsa geceleri gökyüzünde senden,
Çiçekler renk verse senden,
Bir çocuk gülümsese senden…
Sevgilim,
Yazmak, durmadan yazmak, hiç bıkmadan yazabilirim sana,
Bütün denizlerin suları mürekkebim olsa yine de yetmez sana söyleceklerime,
Deseler ki dağları deler misin Ferhat gibi,
Senin için bu âlemin bütün dağlarını delerdim,
Ve insanlar suya kavuştuklarında,
Bende sana kavuşurdum hasretime hasretler ekleyerek,
Seni durmadan, bitmeden, tükenmeden özleyerek…
Sevgilim,
Yarın seni sevdiğimin üzerinden tam 10 gün geçmiş olacak,
On koskocaman gün,
O günler ki nice ömürlere değerdir,
Her bir gününün bir saniyesine tüm ömrümü isteseler,
Hiç ikiletmeden veririm,
Sevmeyi benimle paylaşan yâre helal olsun derim.
Helal olsun sana sevmelerimin hepsi,
Uykusuz gecelerim,
Tir tir titrediğim sensiz geçen saatlerim,
Özlemekten deliye döndüğüm anlarım,
Seni düşünürken kaybettiğim yollarım,
Ağrıyan ayaklarım, azan nasırlarım,
Kıpır kıpır eden kalbimin sancıları,
Hepsi helal olsun sana,
Sevgilim…

Adem Özbay
Aşka Gittim Dönmeyeceğim II Kitabından!

Sen Gözlerini Kapatınca Kapanıyor Evrenin Işığı

Tut elinden yoksa kuşlar düşecek gökyüzünden.

Senin saçlarındır tüm güzel kuşların rüzgarı.

Senin gözlerinde uçar kuşlar, özgür turnaların evidir gözlerin.

Bir suya düşmüş karanfil gibi bakıyorsun yıldızlara, karanfiller en güzel senin saçlarında yaşar, takıpta gezdin mi saçlarında.

Bakma öyle, sen baktıkça gözleri kamaşıyor yıldızların.

Geceler karanlık kalırsa suçu senindir.

Kirpiklerine dizilmiş yıldızlar, sen gözlerini kapatınca kapanıyor evrenin ışığı, kapatma gözlerini.

Gözlerin akan bir su gibi, neler taşıdın kalbime, bir kardelen cesareti, bir kelebek neşesi ve bir şarkının hiç bitmeyen melodisi.

Saçlarını okşayan ay ışığı geldi bu gece denizimin orta yerine kondu.

Senden haberler söyledi balıklara, ta o gündür sustu balıklar, gitti denizkızları.

Sen uzaksın diye her gün başını vuruyor kıyılara denizimin suları.

Sen konuştukça susuyor dünyanın rüzgarı, rüzgarın şarkısı.

Sen misin masallarda aranan güzel kız, bir gülün yaprağında saklanan cadılardan kaçan sen misin.

Tüm ninnilerin ruhlarımızı dinlendiren sesi sen misin, senin sesin mi içimin yalnızlığını bastıran.

Nazenin bir bakışla nedir söylediğin, hangi alfabedir gözlerinin karatahtasında yazılan şiirler. Tek ayak üzerinde dinlesem gözlerinden bir ders, sevmeyi anlatsana bana.

Ödül olur yolunda kaybolmak gözlerinden bir bakış alıpta kalbimden kalbine uçan kuşa.

Sen gecenin karanlığında sokağı aydınlatan lamba gibi baktıkça bu dünyaya, bulunuyor bütün çocuklar nerde kaybolsalarda.

Bir anne şefkati sarıyor anneleri gözlerinden bir kucaklaşma alınca.

Gözlerini versene bana ey güzel, gözlerinden baksam dünyaya, bir çiçek gibi yaşarım bu dünyada.

Bir gülden bir gülücük alırım toprağı kucaklayıp, bir gülün yaprağına uzandığımda.

 

Adem Özbay

Aşka Gittim Dönmeyeceğim

İlk başlarda karşılaşmaktan çok korkuyordum. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bir türlü bilemiyordum. Senin de gelip yüzüme tüküreceğinden ya da okkalı bir tokatla beni yere sermenden korkuyordum. Bir erkek olarak kavga etmekten hiç korkmadım, dayak yemekten de. Ama senin bir tokadının bedenimin etlerine değil, ruhumun yaralarına değecekti, canımı çok acıtacaktı, korkumun esas sebebi buydu.

Ama sen reklamcı ben reklamcı olunca karşılaşabileceğimiz mekânlar o kadar çoktu ki. Ayrıldığımız o lanet günden sonra reklamcıların çoğunlukla takıldığı hiçbir yere gidemedim. Sıklıkla gittiğimiz Tophane nargilecilerine, Beyazıt medreselerine, Beşiktaş’taki o ihtiyarların kahvaltı salonuna, Fatih’teki o Pilavcı Abla’ya hiç ama hiç gidemedim o zamandan beri. Taksimde tavla attığımız cafelere, kaşarlı dürümlerine bayıldığımız Bambi’ye, kokoreçin kralını yapan Şampiyon’a ayağımı hiç sürüyemedim. 20 milyonluk İstanbul’da her köşe başından sen çıkacakmışsın gibi tedirgin dolaştım günlerce.
Sonra tıpkı bir ölüme alışır gibi alıştım bu duruma. Ölüme alışmak ne kadar kolaydı, oysaki seninle bu şehrin sokaklarında köşe kapmaca oynamak ne kadar zorladı beni. Ama alıştım sonunda. Küçük bir çocukken babamın her zaman evin bitişiğindeki garajda hazır ettiği mezar tahtaları, komşumuzun o eski steyşın renosuna yüklenirken ölüm dayanmıştı o küçücük zihnimin her köşesine. Meraklı gözlerle üzüldüğümü gören babam “Birşey yok birşey yok geç sen içeri.” derken o patavatsız yengem bir müjde verir gibi suratıma çarpmıştı ölümü: “Oğlum İsmail enişten ölmüş.”
Evet, o zaman inanmıştım “İyilerin bu dünyadan erken gittiklerine.” Tüm akrabalarım içinde en çok sevdiğim ve en iyi anlaştığım İsmail enişte en büyük halamın eşiydi. O zamanlar için tüm çevresine çok fazla gelen eşsiz kibarlığı ile ilk örnek aldığım kişiydi. Sonradan onun bu kibarlığının altında bir trajedi yattığını öğrenmiştim. Silahını temizlerken kızını vurmuş ve uzun bir süre İstanbul hapishanelerinde kalmıştı. O hapishanelerde İstanbul beyefendileri gibi konuşmayı öğrenmiş, zamanın siyasi suçluları ile kaldığı için ağırbaşlı oturaklı biri olup çıkıp gelmişti köyüne. Bana hep “Sen doktor olacaksın.” dediğinde belki de kızını kurtaramamış olmanın verdiği bir üzüntü vardı bilinçaltında. Bazen de bana takılırdı: “Kadın doktoru yapacağız seni, kadınların şeylerine bakacaksın.” Utandığımı görünce de konuyu değiştirir yine o eşsiz sohbetiyle başka başka konulardan konuşurduk.
İsmail enişte ölümle tanıştırmıştı beni. Ölüm senin sevdiğin birisinin başına gelince yüreğine takılıp kalıyordu. Yoksa başka başka ölüm haberleri dolaşıp duruyordu durmadan etrafta. O yıllardan zihnimden hiç çıkmayan bir ölümde sınıf arkadaşım Mehmet’inkiydi. Uzun boyuyla nerdeyse bir zürafa gibi hepimize tepeden bakan Mehmet ilkokuldan sonra İstanbul’a çalışmaya gelmiş, ilk günlerde de otobandan karşıya geçerken arabaların altında kalmıştı. Öyle ki onlarca araba bir yandan sürüklemiş bir yandan onu altında ezmişlerdi. Anlatılanlara göre cesedi 5-10 kilo kadar bir şey kalmıştı.
Ama şöyle esaslısından yüreğimi delip geçen ölüm neydi? Tabi ki dedeminki… Bu yaşlı adam beni bir Küçük Prens gibi yetiştirmeye çalışan bir bilgeydi. 96 yaşında sessiz sedasız öldüğünde bana gözyaşlarıyla sarıldığı son karşılaşmamızı bırakmıştı. Ona bayram ziyareti için gittiğimde aldığım bisküvilerden çabuk bitmesin diye her gün sadece 1 adet yiyen ve öldüğü gün son bisküvisini yiyen dedem bununla bana travmatik bir mesaj bırakmıştı aslında. “Bir gün öleceğiz çünkü bisküviler bir gün bitecek.”Adem Özbay
-Aşka Gittim Dönmeyeceğim- Romanından…
Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret