Dikkatle Okunması Gereken Satırlar

ahmet-gurbuz

Dikkatle okunması gereken satırlar vardı. Ahmet Gürbüz’ün yazdıkları böyledir. O yazarken bolca düşünür azca yazar. Ondan ki mühim şeyler söyler. Gelin kulak kabartalım biraz:

*

İslam ilim kaynakları ile olan temasımız, bakışımız, değerlendirme biçimlerimiz, değer sıralamalarmız, bilgiyi elde etme ve işleyiş yöntemlerimiz geleneksel yöntemlerden tamamen koparak derin sularda aklın kulaç maharetine ve dahası sayılı nefesinin insafına bırakılmış onunda nefesinin yetmediği yerlerde kestirme tevillere müracaat edip dahada olmadı temel kaynakları kendi dar kalıplarına uymaduğı için yok sayarak yada uydurmadır diye inkar yoluna saparak nereye savrulacağı ve nasıl bir sonuca çıkacağı(çıkabir mi!?) meçhul bu gidişat bazan kendini Allah’ın yerine, bazan peygamberlik makamına, bazanda sık sık eleştirdiği sahabe koltuğuna rahatlıkla kurulabilme cesaretini göstermektedir. El insaf, el edep. Ariflerin deiği gibi: Girdim irfan meclisine, kıldım ilmi talep, ilim geride kaldı illa edep illa edep…

*

Bir nesil yetişiyordu, imanları ve inançları uğruna her bir şeylerini terk etmeye hazır bir nesil. Bu nesil H.z Peygamberin etrafında halka olmuş dünün puta tapan, şirkin karanlığında boğulan mekkenin yağız gençleriydi. Şimdi İslam’ın birleştirici iksirini yudumlamışlar ve bütün dünyayı temelden sarsacak parlak bir medeniyet inşa etmek için taze bir hava solumak üzere Habeşistan’a gideceklerdir. Bu bir zorunlu gidişti. Bu bir kaçış değil bu bir gerilişti. Bu öyle bir gerilişti ki Müslümanlar tarihi yeniden yazacaklardı. Bu gidişin muhteşem bir dönüşü olacaktı. Ama kendi karanlıklarında boğulan küfrün çocukları bunu nasıl bilebilsinlerdiki. o gün zafer narası atan bu karanlık yüzlü insanlar, çok değil 10 sene sonra bu gençlerin yaktığı meşale ile karanlıklarından çıkıp onların arasına sokulacaklardı. Biraz mahcup, birazda kendilerine hayıflanarak…

*

Tam on üç sene, Mekke’de içinde yetiştiği ve büyüdüğü arkadaşlarına, akrabalarına ve civar köyleri de dahil olmak üzere bütün Mekke’ye mesajını ulaştırmak için çaba sarf etti. Artık gece ibadetle gündüz büyük ve çetin bir mücadele ile geçmekte idi. Tabiri caizse gün artık 48 saatti. Yol uzun zaman ise dardı. O yüzden durmaya ve dinlenmeye vakit yoktu. Hemen herkes küfrün bataklığında boğulurken eldeki iman ab-ı hayatını tez elden sunmak gerekiyordu. Fakat insanlar kendilerine sunulan bu hayat suyunu itiyor, döküyor hatta diğer insanların içmemesi için ona zehir muamelesi yapıyorlardı. Elçi bütün gayretlerine, sevdasına ve davasına olan bağlılığına rağmen insanlar tarafından itilmenin ve kakılmanın verdiği dayanılmaz acıları içine gömüyor düştüğü yerden kalkarak yeniden, yeniden bitmez bir enerji ile insanların yardımına koşuyordu. Bu dava hor bu dava öksüz ve garipti. Sonunda şairin dediği gibi bu mücadelenin sonunda ne mal nede rütbe vardı. Servetin, şöhretin ve gücün peşinde koşanlar bu durumu nasıl anlayabilirlerdi ki…

*

Ahmet Gürbüz yazdı

*

www.ademozbay.com

Bir önceki yazımız olan Sezai Karakoç'la 3 Meselem başlıklı makalemizde edebiyat ve sanat, edebiyatçıların hatıraları ve sezai karakoç hakkında bilgiler verilmektedir.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret