Kerem’in Aslı’sı

Kerem-ile-Aslı-

 

İlerliyordu. Uzun yollarda en iyi dostu olan yalnızlığıyla ilerliyordu. Ona yoldaşlık eden sadece yalnızlığı değildi, çok büyük sayılmayacak, şirin bir karavanı da vardı. Yeşil, yeni model ama yollara yorgun düşmüş bir karavan… Aylardan temmuzdu. Yola çıkalı altı aydan fazla olmuştu. Ancak hiç kimseye, hiçbir yere kısacası hiçbir şeye özlem duymuyordu. Belki de hiçbirini özlem duyulacak kadar değerli görmüyordu. Uzun süredir aklını kurcalayan da buydu aslında. Herkes bir şeyleri severken bir şeylere hasret duyarken o yalnızca Paşa’ya –karavanına verdiği isim- ve yalnızlığına karşı hissediyordu tüm bu hisleri. Onların dışında ki her şey gelip geçiciydi hayatta ona göre. Düşünmekten yoruldu ve açık olan radyosunun sesini yükselttikçe yükseltti. Müziğin gürültüsü içinde yoluna devam etti.

Akşam olmuştu. Gözleri uykusuna yenik düşmek üzereydi. İleride bir benzin istasyonu gördü. İstasyona yanaştı ve kontağı kapattı. İstasyon görevlisine yakınlarda karavanı ile konaklayabileceği bir yer olup olmadığını sordu. Görevli, arkadaşıyla konuştuktan sonra 10-12 km ileride küçük bir sahil kasabasının olduğunu, orada konaklayabileceğini söyledi. Adam karavanını çalıştırdı ve kasabaya doğru yol almaya başladı. Yaklaşık on dakika sonra bir tabela gördü. Tabelada “YAHŞİYALI – 7 KM” yazıyordu. Burası galiba o kasaba diye geçirdi aklından. Acaba nasıl bir yer diye düşünürken birden liseden sıra arkadaşı Ömer’i hatırladı. Ömer’in memleketiydi burası, Ömer her yaz tatilini burada geçirirdi. Sonrasındaysa yaptıklarını sıkılmadan anlatırdı. Onun aklında kalan kadarıyla burası küçük bir tatil kasabası idi. Burada butik oteller vardı. Bu otelleri yerli halk işletirdi. Çoğunlukla da yerli turistler gelirdi. Tüm bunları düşünürken kasabaya girmişti bile. Yolun sağında ilerleyen birkaç kişi gördü. Yanlarına yanaştı ve onlara karavanı ile nerede konaklayabileceğini sordu. Kasabanın sahile yakın olan kısmında karavanlara özel bir kamp olduğunu öğrendi. Yoluna devam etti. Bir süre sonra “KUMSAL KARAVAN KAMPI” yazılı levhayı gördü. Doğruca kampa girdi. Paşa’yı, deniz manzaralı güzel bir yere park ettikten sonra karavanından aşağı indi. Burasının diğer gittiği yerlerden farklı olduğunun farkına varmıştı, ilk anda ciğerlerine çektiği o tatmin edici havadan sonra. Kasaba bir yamaca kurulmuştu. Üst taraf yeşilden daha da yeşil ormanlarla kaplıydı, deniz ise maviden daha maviydi.

Uyandığında güneş ufuktaydı. Karavanın içini mis gibi deniz ve ağaç kokusu bürümüştü. Hiçbir sabah bu günkü kadar enerji dolu, bu günkü kadar mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Karnı açlıktan gurulduyordu. Kahvaltı hazırlamak için dolaba yöneldi ancak dolabı açtığında erzakının tükendiğini hatırladı. Hızlıca üstünü giyindi ve markete doğru yürümeye başladı. Yirmi dakikalık yürüyüş sonucunda bir bakkala rast geldi. Ancak henüz açılmamıştı. İlerideki iskemleye oturdu ve bakkalcıyı beklerken düşünmeye başladı. Neden yalnız olduğunu düşünüyordu, neden ailesinin olmadığını düşüyordu. Neden en iyi dostunun yalnızlık olduğunu, isyan edercesine geçiyordu aklından. Tam o sırada bakkalcı geldi ve kepengi kaldırdı. O da bakkalcıyla birlikte içeri girdi. Biraz zeytin, peynir, sebze, reçel, konserve yiyecek, kuruyemiş ve 3 tane ekmek aldı. Elini cebine attığında cüzdanını almayı unuttuğunu hatırladı. Neyse ki cebinde, benzin aldıktan sonra kalan para üstü vardı. Ancak 5 lira eksikti. Bakkalcı sakin bir ses tonuyla “önemli değil, bir ara bırakırsın” dedi ve sözüne “sen buraların yabancısısın galiba” diye devam etti. O ise “Nereden anladın” diye soruya soruyla cevap verdi. Bakkalcı, “ben kaç yıllık esnafım, kim nedir anlarım artık insan sarrafı olduk. Sen temiz birine benziyorsun. Buraya gelen çoğu insan düzenbaz ayyaştır, onlar gibi değilsin, gözlerinden belli” dedi. Ve ekledi “Adın neydi?”. Soru karşısında bir süre durgunlaştı adam çünkü neredeyse hiç adını kullanmazdı. Genellikle o diye hitap edilirdi ona. Bunun sebebi kendisiydi belki, çünkü hatırlanmamak için gittiği yerlerde adını bile söylemezdi çoğu kişiye. Ama her nedense bakkalcı ona çok sıcakkanlı gelmişti. “Kerem” diyerek cevap verdi. Bakkalcı “Benimki de Metin. Bana buralarda Metin Ağabey derler sende istersen öyle diyebilirsin. Bu arada arkadaşların nerede kalıyor?” dedi. Bir süre sessizlik olduktan sonra Kerem “Ben buraya yalnız geldim. Zaten her zaman yalnızımdır.” Dedi. Metin Ağabey mahcup gözlerle Kerem’e bir süre baktıktan sonra “yalnızsın madem, sahilde benim işlettiğim küçük bir otel var. Akşam orada bir eğlence düzenliyoruz. Eğer gelmek istersen…” dedi ve sustu. Kerem nezaketen gelmeye çalışırım dedi ve kendini zorlayarak gülümsedi. Otelin kartını aldıktan sonra dışarı çıktı ve karavanına doğru yol aldı. Paşanın yanına geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Hemen duş alıp kendine güzel bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltıdan sonra sahile gitmeye karar verdi. Hayattan bezmiş adımlarını, sarının sarı olduğunu öğrendiği kumsala doğru atıyordu bu sefer. Yürüdü, yürüdü. Kumsala geldiğinde yorulmuştu. Ancak bu kasabada attığı her adım onu daha da dinamikleştiriyor, aldığı her nefes canına can katıyordu. Sahilde bir şezlongun üzerine oturdu. Ufka bakıyordu her zamanki gibi. Düşünüyordu yalnızlığını, bezmişliğini. Ama bu sefer farklı olarak kasabayı da katmıştı hayallerinin içerisine. Her geçen dakika sebepsizce bu kasabayı kendi memleketiymişçesine benimsiyordu. Düşünceleri onu yormuş olacak ki şezlongun üzerinde uyuyakalmıştı. Gözlerini açtığında saat tam 15.25’ti. Toparlandı ve tekrardan karavanının yanına doğru yürümeye başladı.

Akşam yemeğini yemiş ve iskemlesini alıp denize karşı oturmuştu, yine ufuk yine hayaller. Düşünceler deryasında gezerken, bir türlü yalnızlıktan kurtulamıyordu. Artık yalnızlık onun dostu değil adeta yapışık ikizi olmuştu. Hayallerinde bile yalnızlıkla birlikteydi. Artık yalnızlık onu boğuyordu adeta. Cebinden yere bir kâğıt düştü. O kâğıt Metin Ağabeyin otelinin kartıydı. “Neden gitmeyeyim” diye geçirdi içinden.

Sonunda inmişti dolmuştan. Yüz metre yürüdükten sonra karşısına “MANOLYA OTEL” tabelası çıktı. Evet, burası orasıydı. Çekingen adımlarla içeri girerken, kulağına hafiften müzik sesi geliyordu. Yarı açık bir salona girmişti. İçerisi fazla kalabalık değildi. Kerem salona attığı ilk adımla birlikte Metin Ağabeyle göz göze geldi. Metin Ağabey gelsene der gibi eliyle işaret etti. Kerem ise sakin adımlarla yanına gitti. Metin Ağabey yanındakilere kastederek “Bunlar benim ailem, eşimi 1 sene önce kaybettim. 3 çocuğum var -eliyle göstererek- bu Serkan tek oğlum, bu ise Nazlı büyük kızım, en küçükleri Aslı ise, evde hazırlanıyor, birazdan gelir.” dedi. Kerem, Aslı ismini duyunca içi bir garip olmuştu. Anlam veremediği bir sıcaklık hissetmişti o isimde her nedense. Gecenin ilerleyen saatlerinde Kerem ile Metin Ağabeyin ve ailesi iyice kaynaşmıştı. Kerem aynı Metin Ağabeye karşı duyduğu sıcakkanlılığı ailesine karşı da duyuyordu. Bunun sebebi belki hiç doyasıya yaşayamadığı aile sıcaklığını orada bulmasındandı. O sırada arkadan bir ses işitti, “Babacım, ben geldim” diyordu bu narin ve hoş sesin sahibi. Galiba bu Aslı idi. Kerem merakına engel olamadı ve bu güzel sesin sahibini görebilmek için arkasını döndü. Dönmez olsaydı keşke, arkasını dönmesiyle şu ana kadar bir türlü dışa vuramadığı duyguları birden patlayıvermişti çünkü Aslı’yı görmüştü. Yaşadığı duygu selinden olacak ki Kerem sendeledi ve bir yere oturma ihtiyacı duydu. Hemen yanında duran sandalyeyi altına çekerek oturdu. Bir süre öylece kalakaldı ve hayalleriyle Aslı’yı karşılaştırdı. O sırada Metin Ağabey “Kerem, bir sorun mu var?” diye sordu. Hayatında hiç yalana yer vermeyen Kerem ise orada hayır dercesine kafa sallamakla yalan söylemişti. Sorun büyüktü, sorun hissettikleriydi.

Aradan 8 gün geçmişti. Kerem Metin Ağabeyin oteline yerleşmiş, Paşa’yı da otelin küçük otoparkına park etmişti. Burada bu kadar uzun süre kalmasının sebebini kendiside tam olarak idrak edemiyordu. Ancak onu buraya bağlayan bir şey vardı. Bu 8 gün diliminde Metin Ağabeyle iyice samimi olmuşlardı. Hatta duygularının açığa çıkmasına sebep olan Aslı’yı da biraz olsun tanımıştı fakat hala ona karşı ne hissettiğini anlayamıyordu çünkü aşkın, sevginin anlamını daha bilmiyordu. O akşam Metin Ağabeyle yine yemek yiyorlardı fakat diğer akşamlardan farklı olarak o akşam Metin Ağabey çok hüzünlüydü. Laf arasında ona bunun sebebini sordu Kerem. Metin Ağabey derin bir of çektikten sonra başladı anlatmaya. O günün eşiyle evlilik yıldönümleri olduğunu söyledi. Ona karşı hala neden bu kadar bağlı olduğunu anlattı. Aşkın ne demek olduğunu, sevginin sebepsizliğini, özlemin çilesini anlattı. Saatlerce susmadı. Ne Metin Ağabey anlatmaktan yoruldu ne de Kerem dinlemekten. Okumayı öğrenen ilkokul talebesi gibi dinledi onu. Öğrendi hisleri hissetmeyi. Ve o an koydu aslıya olan bağlılığının ismini; “Aşk”! Okan sohbet bittikten sonra odasına çekildi. Metin Ağabeyle konuştuklarını düşündü, düşündü. Aşkı düşündü, belki de sadece Aslı’yı düşündü. İçindeki duygularını haykırmak istedi dağa, taşa, denize, ormana yapamadı. O kadar duygulandı ki gözünden damla damla yaş aktı. Ve tam o sırada şifonyerin üzeride duran kalemle kâğıda takıldı gözü. Aldı kalemi eline ve amatör âşık adeta nakış işler gibi şu mısraları işledi kâğıda:

Aşk cahiliymişim meğer

Ne sevgi bilirmişim ne de değer.

Aslında aslolan Aslı’nın,

Hissetmeye tek sözü yeter.

kerem-ile-asli

Sabah kahvaltı için açık büfeye yönelmişti ki birden Aslı çıkıverdi karşısına. Yine o ilk günkü gibi olmuştu. Yine başı dönmüştü ve tökezlemişti. Aslı’nın kolundan tutmasıyla irkildi ve kendine geldi. Onun yardımıyla bir sandalyeye oturdu. Kerem denizin mavisini unutturan o gözlere bakamıyordu, belki de bakmaya bile kıyamıyordu. Bir süre ikisi de konuşmadı.  Aslı bu suskunluğu bozarak “Kaç zamandır buralarda yalnızsın, fark ettiğim kadarıyla hiç kimseyle telefonda bile konuşmadın geldin geleli.” Kerem bir süre suskunluğuna devam ettikten sonra konuşmaya başladı “ Ben 12 yaşımdayken ailemi bir trafik kazasında kaybettim –bunu söylerken gözünden yaşlar süzülüyordu- akrabalarım desem neredeyse hiçbiriyle tanışmışlığım bile yok.” dedi.” Peki, bir işte çalışıyor musun?” diye sordu Aslı, bu soruyu sorarken kasvetli havayı dağıtma amacı güdüyordu sanki. Kerem hayır dercesine kafasını salladı ve “Babam varlıklı bir insandı, bana büyük bir şirket bıraktı, fakat benim fıtratıma uymadığını düşündüğümden dolayı başına geçmedim, sadece imzaları ben atıyorum o kadar.” Dedi. “Peki, boş zamanlarında ne yapıyorsun” diyerek söze devam etti Aslı. Kerem “Paşa’yla gezmekten boş vaktim olmuyor ki” dedi. Niye gezmeyi tercih ettin diye sordu mavi gözlü kız. Kerem ise dalgın gözlerle şöyle dedi “kısa süre önceye kadar bulamadığım duygularımı aramak için”. “Şimdi buldun yani” dedi Aslı. Kerem bir süre sustuktan sonra cebinden çıkardığı kâğıdı masanın üzerine bıraktı ve koşar adım uzaklaştı. Kâğıtta, geçen gece yazdığı mısralar vardı. Aslı tam dört kez okuduktan sonra ancak anlayabildi Kerem’in ne demeye çalıştığını. Ve kalakaldı öylece masanın başında.

Aslı’ya kâğıdı vereli 2 gün olmuştu. Fakat o günden beri Aslı’dan hiçbir cevap gelmemişti. Aşk acısını ilk defa orada yaşıyordu çünkü yaşadığını fark etmesine sebep olan kişi, duygularını kâğıda dökmesine rağmen onun aşkını fark edemiyordu. Belki de başka engeller vardır diye düşünüp kendini avutuyordu Kerem. Tam bunları düşünürken kapının altından bir kâğıt atıldığını fark etti. Kâğıtta şunlar yazıyordu:

Mecnun’un Leyla’sı

Kerem’in Aslı’sı…

 

Bu mısraları okudukça okudu Kerem. Yüzünde gülücükler açıyordu her okuduğunda. Adeta kendinden geçiyordu. Hayal içinde hayal kuruyordu. Hemen Aslı’yla konuşmak için dışarı çıktı. Otelin her yerini dolaştı ama yoktu. Sonra aklına otelin az ilerisinde ki iskele geldi. Aslı boş zamanların çoğunda oraya gider aynı Kerem gibi ufka bakarak hayaller kurardı. Kerem hızlı adımlarla iskeleye gitti. Ve tahmin ettiği gibi Aslı’yı orada buldu. Yavaşladı derin bir nefes aldı ve yanına oturdu. Fakat Aslı nedense mutlu değildi. Bunu yüz mimiklerinden anlayabiliyordu Kerem. “Durgunsun” dedi denize bakarak. Aslı duymazlıktan geldi onu. Kerem, Aslı’nın konuşmak istemediğini anladı ve sustu. Beraber saatlerce ufka bakarak sustular, düşündüler.

4 gün olmuştu Aslı otele gelmemişti. İşin garibi Metin Ağabeyde görünmüyordu. En sonunda Kerem merakına yenik düştü ve otelde çalışan Metin Ağabeyin sağ kolu gibi olan Mehmet’in yanına gitti ve neden gelmediklerini sordu. Aldığı cevap onda şok etkisi yaratmıştı. Gözleri karardı, olduğu yere yığılıverdi. Gözlerini açtığında hastanedeydi. Serum bağlamışlardı. Biraz kendine geldikten sonra serumun iğnesini hızla kolundan çıkardı. Aslı diye haykırarak çıktı kaldığı odadan. Hemşireler, hastabakıcılar engel olmaya çalıştılarsa da başaramadılar. Doğruca danışmaya gitti Aslı’nın kaldığı odayı öğrendi. Hızla odaya çıktı fakat Metin Ağabey’in gözyaşlarından belliydi. Artık çok geçti. Aslı’nın beyninde tümör varmış. Her an ölüm tehlikesiyle yaşıyormuş fakat o bunu ne Metin Ağabeyden ne de başka birinden duymuştu. Çünkü Aslı hiç kimsenin üzülmemesi için söylenmesi istemiyormuş. Bunlar Mehmet’in anlattıklarıydı sadece daha kim bilir bilmediği ne çok şey vardı. Kerem Metin Ağabeyin yanına yaklaştı ve şöyle dedi “neden sevdikleri gider ki insanın, neden yalnız bırakırlar ki onu?”. Metin Ağabey gözyaşlarının gürültüsü içerisinde elindeki poşetten çıkardığı kitabı Kerem’e uzattı. Leyla İle Mecnun yazıyordu kitabın kapağında. Eski bir kitaptı. İlk sayfasını açtı ve sayfanın başında şunlar yazılıydı Aslı’nın el yazısıyla:

Aslı’dan Kerem’ine

Hissediyorum veda etme vaktim yaklaştı. Sana olan hislerim Leyla’nın Mecnun’a olan hisleriyle aynı. Veya şöyle tabir etmeliydim, sana olan hislerim, senin bana olan hislerinle aynı. Anlatamayız çünkü hisler sadece hissedilir. Bunları sende fark etmişsindir. Bu kitapta Mecnun, Leyla’sının aşkıyla yanıp tutuşuyor, onun için elinden geleni yapıyor fakat sonu diğer kitaplar gibi mutlu bitmiyor. Leyla veremden ölüyor, Mecnun’sa aşkından. Kitabın sonunda kalan tek şey ise aşkları oluyor. Dillere destan aşkları…

 

Kerem bu satırları okurken gözyaşlarına hâkim olamadı. Aslı’nın o gün kapının altından attığı notta ne demek istediğini şimdi anlayabiliyordu. Neden kendilerini Leyla İle Mecnun’a benzettiğini ancak şimdi kavrayabiliyordu. Şimdi daha iyi fark edebiliyordu aşkın, sevginin önemini. Yeni öğreniyordu, ayrı düşmenin zehirli hançerini. Üzülüyordu, kahroluyordu, ağlıyordu fakat artık Kerem için yeni bir destan vardı hayatını değiştiren: Kerem’in Aslı’sı…

 

Alihan ÇAYIRPINAR                                                                            

alihancayirpinar@gmail.com

Bir önceki yazımız olan İzmir'de Öğrenci Hemşireler Derneği Var! başlıklı makalemizde adem özbay etkinlik, hemşire eğitimleri ve hemşire etkinlikleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret