Mühim bir yazı: Hayat hilesiz bitsin…

hile-yapmak

Başkasını kurnazca hareket ve fiillerle aldatmanın adı hile. Alışverişten ibadetlere kadar her işimizde kendini gösteriyor.

Çocukken hile yapana, ‘mızıkçı’ deyip yaptığının kötülüğünü anlatıyorduk ama yetişkinlerin dünyasında işler o kadar kolay değil. Gönül ister ki, vicdanlardan hak ve adalet fikri hiç eksilmesin. Herkes karşısındakinin iyiliğini kendi çıkarının önünde tutsun, ölçü ve tartıda dürüstlükten uzaklaşmasın. Toplumda sosyal adaletin sağlanması, karşılıklı hakların korunması için hileden uzak dursun. Bu her zaman mümkün olmuyor.  Menfaat için her yolu mubah sayanları oyun dışı bırakabilmek, hak ve hukuka riayet edenlerle yolumuza devam etmek mümkün değil. Çünkü hile yapmamak bir din ve vicdan meselesi.

“Hileyi tarife ne hacet?” diyebilirsiniz. Lakin mevzuya fıkıh açısından bakmak için tanımlara muhtacız. Kişinin söz veya fiille karşı tarafı etkilemesiyle hile ortaya çıkıyor. Bu sebeple sözlü hile, tarafların birbirini etkilemek için yalan söylemesine dayanıyor fıkhi olarak. Bu çirkin davranışın amacı, ayıplı malı müşteriye bir şekilde satabilmek. Başkasını kurnazca hareket ve fiillerle aldatmanın en yaygın hali alışverişte söz konusu. Birini aldığı mal konusunda tuzağa düşürmek, satışın onun çıkarına olduğuna ikna etmek düzenbazlık oluyor. Ya da mal veya hizmetin piyasa fiyatının üzerinde bir bedele zorlamak da aynı kapıya çıkıyor. Fiili sahtekârlığı,  kalitesi düşük bir mala, aynı cins fakat daha kaliteli bir malın etiketini vurmak olarak tarif ediyor fıkıh ilmi. Hileye başvurmak doğruluk dinine tabi olanlara yakışmıyor hiç kuşkusuz. Kur’an-ı Kerim ikisini de şiddetle reddediyor çünkü.

Hile ile nefse zulüm etmek

İbadetlere de sahtekârlık karışıyor ne yazık ki. Ama bu hilelerle karşısındakini değil kendini kandırıyor insan. Zararın büyüğünü de kendisine yapıyor. Ramazan ayında oruç tutmamak için doktorluğa özenip kendine izin yazan birinin nefsine zulmetmediğini söyleyebilir miyiz? Yoksula zekat vermemek için kişinin malını başkasının mülkiyetine geçirmesi, birikiminin üzerinden bir sene geçmesine yakın elden çıkarması hilenin en çirkinlerinden. Ya da hacca gidecek kadar zengin olmadığını söyleyip her sene tatil yapmak da gözden kaçan düzenbazlıklardan.

 

İslam’ın ‘kolaylık dini’ oluşunu ibadetlerin fıtri ilkelere ters düşmemesiyle açıklamak yerine ibadet etmemek bir çeşit sahtekârlık olarak yorumlanabilir pekâla. Çünkü burada önemli olan söz konusu emrin yerine getirilmesidir. İnananın amacı, onu gerçekleştirmektir. Maksat yapmamak olursa şeytan ve nefis salih amelden alıkoyacak bir oyun kurmakta gecikmiyor bildiğiniz üzere.

Tam da bu noktada hile-i şeriyyenin suiistimal edildiğini söylemek mümkün. Harama düşmemek için kurtuluş çaresini bulmak anlamına gelen hile-i şeriyye asla fıkıh ilkelerini çiğnemeye müsaade etmez. Haramı helal ya da helali haram yapmak, ibadetleri yapmamak için gerekçe uydurmak caiz olmaz. Farzdan muaf olmak veya haram işlemek için plan yapmak ‘hile-i şeriyye’ değildir. Aksine bu davranışlara ‘hile-i bâtıla’ denir. Öte yandan bir şey, haram olmadan önce önlemek caizdir ve Rahmet Peygamberi’nin (Aleyhissalatü vesselam) sünnetine uymuş oluruz. Beyan Sultanı’nın “Allahü Teâlânın verdiği kolaylık ve ruhsatlardan faydalanın.” sözü bu fikrimizi doğrular mahiyette. Örneğin borcunu veremeyen bir kişi alacaklıyla helalleşip bunu başka bir tarihe erteleyebilir. Dinimizin tanıdığı ruhsatlardan faydalanmak o dine tabi olmanın bir nüvesi olarak görülebilir. “Aldatan bizden değildir.” hadis-i şerifi, düzenbazlığın sadece ticarette söz konusu olmadığının delillerinden sadece biri. Nebiler Serveri’nin (Aleyhissalatü vesselam) inanmayanların bile inkâr edemediği dürüstlüğüne mukabil ümmetin hile konusundaki mahareti içler acısı. “Her ne kadar oyunda hile yapmak caiz mi?” nev’inden sualler fakihlerimizin kitap ve internet sitelerinde arz-ı endam etse de, pul bibere karıştırılmış boya, Antep fıstığına katılan bezelye haberlerine alışkın bir milletiz. Okul hayatı boyunca kopya çekmeyenler öyle azdır ki sayılarını telaffuz etmeye değmez. Bu kadarla kalsa iyi. İhaleye fesat karıştırma, torpille iş sahibi olma da alıştığımız aldatma “Derdi veren Allah dermanı da verir.” demiş büyüklerimiz. Ama hastaları kandırıp üç günde ameliyat etkisi gösterecek (!) gıda takviyelerinin satışta olduğu bir memlekette yaşadığımızı da söylememek olmaz. Hâsılı ölçü ve tartıda adil olma emrini hayata nüfuz ettiremediğimiz aşikâr.

Prof. Dr. Hamdi Döndüren, gündelik hayatın her sahasında aldatmayla karşı karşıya kaldığımızı izah ediyor. Müslüman’ın özünün sözünün bir olması gerektiğinden, her namazda dürüstlük için niyazımızın sebebini de hatırlatıyor: “Bütün namazların her rekâtında okunan Fâtiha Sûresi’nde ‘Ey-Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet’ duasının tekrar edilmesi toplumu en doğruya, en güzele ulaştırma amacına yöneliktir.” Dolayısıyla Mutaffifin Sûresi’nde ticaret erbabına yapılan uyarı aynı zamanda hepimizi ilgilendiriyor. “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçüp alırken eksiksiz alırlar. Kendileri onlara ölçerek veya tartarak sattıkları zaman eksik verirler.” İşimiz her ne olursa olsun doğruluktan ayrılamayacağımız rehberlerimizin davranışlarıyla sabit. Örneğin İmam Bûhari, deveyi yiyecek verecekmiş gibi kandıran bir kişiden hadis almaz. Hayvanı kandıran insanı da aldatabileceğinden bu kişinin sözüne güvenilmeyeceği kanaatindedir Buhari Hazretleri.

Hile ile hak alınır mı?

Mü’min’in kimseye muhtaç olmaması, başkalarına el açmaması için kazandığından faydalanması bir gereklilik. Dünya nimetlerinden yararlanmanın ölçüsü haram helal kavramı da hile konusunda dikkatli olmamıza bir sebep. İbrahim Ethem Hazretleri’nin “Midelerine girenlerin helal mi haram mı olduğunu araştıranlar iman bakımından yükselirler.” sözü bırakın haramı, şüpheli olandan bile kaçınmanın önemine atıfta bulunuyor. Kandırarak elde edilen mevki de iş de haram kapısı hükmünde. Oradan kazanılan her kuruş hak ettiği halde önüne geçilen kişinin hakkı neticede.

Bu kadar aldatma söz konusuysa bir de kandırılanlar var. Herhangi bir nedenle kendini sıkıntıya düşürene kin duymamak çok kolay değil. Haksızlığa uğramış kişinin kendisini kandırandan öç almayı istemesi insani bir tepki olarak görülebilir. Yine de yaşadıklarını onun da kötülük yapmasına mazeret olarak görmek nizama uymuyor. Yine fıkıhtan hareketle mazlum olan fırsat bulduğu zaman hakkını alabiliyor. Ancak bunu yalana bulaşmadan açıkça itiraf etmesi gerekiyor. Belki ötekinin de buna karşılık bir açıklama hakkı bulunuyor. Gizli gizli kötülük planları yapmak yerine yüzleşmek tavsiye ediliyor. Çünkü hileli yollarla hak almak aynı günaha başvurmak son derece yanlış. ‘İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak’ muradındaki bir mü’min intikam almak yerine helalleşmek yoluna gitmeli.

Yeri gelmişken, hilenin savaşta meşru olduğuna dair görüşü de sorgulamak gerekiyor. İlahiyatçı yazar Ahmet Kurucan, Müslüman’ın harp durumunda dahi karşısındakine düzenbazlık yapamayacağı kanaatinde. Bir köşe yazısında Hile’nin Arapça’da ‘çare’ anlamına geldiğini hatırlatarak  “El-harbu hud’atün” hadisine yanlış mana verildiğini şöyle izah ediyor: “Konunun uzmanları “El-harbü hud’atün” hadisine “savaş hiledir” şeklinde verilen mananın doğru olmadığını, bunun ahde vefadan yalana kadar uzayan birçok İslamî emir, yasak ve ilkelere muhalif olduğunu anlatırlar. Ama nasıl olduğunu benim de bilmediğim bir şekilde toplumumuza mal olan bu bilgi hâlâ geçerliliğini korumaktadır.” Kurucan’a göre hadisin Türkçe anlamı, “Savaş, muhatabı şaşırtma, şüpheye düşürme, yanıltmadır.” şeklindedir. Üstüne üstlük ortada savaş yokken harama başvuranlar için de şu sözleri sarf ediyor Kurucan: “Savaş yok ortada. Olsa bile Müslüman’ı bağlayan kaideler var. Bu kaideler arasında yalan, iftira, suizan, gıybet ve benzeri İslam’ın her halükarda kesinlikle yasakladığı amellere teşebbüs yok.”

*

Süheyla Sancar

kaynak: Yeni Bahar

Bir önceki yazımız olan Okunası bir yazı: 1400 Yıllık İş Kanunu başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hd 720p Film izle Pompei izle film seyret